30 Aralık 2024 Pazartesi

Gözyaşları Kurumadan

 

Çocuk ölünce anne

Sesini teslim eder kuşlara

Anılar asılır artık

Salıncaklı ağaca

Teselli bulamaz anne

Sözlerin zevali dünyasında

 

Anne sığamayıp da kendi içine

Yüzünü göğe çevirince

Daha gözyaşları yere düşmeden

Açıldıkça açılır evren.

Haşin bir fırtına, parçalar yıldızları

Mütemadi yeniden kurulur gökkubbe

اَللّٰهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ

 yebdeu-lalka śümme yu’îduhu

İlk ışıktan bugüne

Bugünden kıyamete

Süregiden kozmik masaldır bu

Görünmez sicimler bağlar keder ve neşeyi

Bilinemezliğidir cazibesi masalın

 

Fakat masalları değil ölümü duyar nicedir anne

Yaşam şarkısının erguvani renkleri

Bırakmıştır yerini boz bulanık sükuta

Haykırır çetin bir kasım akşamı

Önünde kabarıp parlayan denize

Oğlu kadar özlediği imanıdır

Fırlatıp atmak ister

Huzuru kemiren şüpheyi.

En vahşi dalgalarda boğmaya çalışır

İçindeki amansız öfkeyi.

 

Anne midir güz yapraklarına rengini veren?

Anneyle mi kurulmuştur bu yüce evren?

Neye maliktir anne, bu isyan neden?

 

İşte, duruyor gökler yerinde

Gözyaşları daha kurumadan

Çocuk cennetin derinlerinde.

13 Ekim 2024 Pazar

Harp Notaları

 Ihlamurlar soldu

Yitirdik artık yazı
Göğsümde ince bir sızı,
Rüzgar hiç olmadığı kadar
Derinlerine siniyor ruhumun
Bu koca şehirde yalnızım
Sarıyer ayazı değil ruhumu üşüten
Harp notalarına bulaşmış
Melankoli yüklü anılar
Hüznümün harbinde kaybettiklerime
Bırak geçsinler derken
Titriyor sesim
Buz kesmiş nefesim
Yitiyor, sana sarf ettiğim hevesim
Harp notaları sürüyor
Solsa da ıhlamurlar
Açsa da


14 Eylül 2024 Cumartesi

Mazur Kervanlar

 Anılacak günlerim belleğimi süngülüyor

Titreyen damarlarımda geçmiş

Başıboş bir atlı gibi yudumluyor bozkırları

Dünü aşamamış gecelerin şafağında

Kalbime giden yolları kapatıyor heyelanlar

Toprak altında can veriyor yarınsız insanlar 

Bir asma bahçesinde yolunu gözlediklerim

Sevgi dolu ikiyüzlü bir mektupta

Sunuyorlar mazeret ve özürlerini.

Yine de yüzümü güneşe çevirip

Devam ediyorum beklemeyi

Gelmeyecek mazur yolcuların kervanlarını.


26 Ağustos 2024 Pazartesi

Reflection : Balkon Günlükleri

 Saat 02:27. SNA103 günlüklerinin üstünden tam 6 ay geçmiş. İçimde o dönemde bahsettiğim sınırsız döngü, devinimini sürdürürken ben kendi kalbimin lekelerini ve yanlışlarını sorgulayıp duruyorum. Bitmemiş şiirlerin heyecanını hatırlatan soğuk rüzgarlar yaz gecelerimi titretiyor ve ben Gebzede bir köyün sokaklarını adım adım öğreniyorum. Sessiz ama sakin olmayan yalnızlığımı bir oktav daha kaydırıyorum bilerek ve isteyerek çünkü en tatlı melankoliyi gecenin derinlerinde ve tiz notalarda buluyorum. Durmaksızın kendimi arıyorum çünkü adımladığım sokaklardaki ayak izlerini karışmış çamurlardan ayırt etmek epey zorlaşıyor bazen. Yine de serin bir Ağustos gecesinin getirdiği hüznün merceğini gözlerimden çıkarmayı düşünmüyorum, en azından yazı bitene kadar. Fark ediyorum ki narsizm savaşılacak bir şey değil, o dönem yazdıklarımı anımsıyorum, içine kendimi kattığım o uzun şiiri. İzmir sokaklarında kafasında zonklayan fikirleriyle gezenle şu an balkonda bu satırları yazanın overlap'ini araştırıyorum. Göze çarpan benzerlikleri geçip derinlere inmek istiyorum, male depression'u yaşadığımı biliyorum ve bunu en iyi şekilde değerlendirmek istiyorum. Uzun sahil yürüyüşlerini bekliyorum, ellerim cebimde, Sarıyer merkezden Büyükdere'ye kadar, oradan da sahil güvenlik gemisine. Denizden esen üşüten rüzgarların arasında, defalarca kez yürümenin hayalini kuruyorum yine. Eskiden göremediğim bazı ilgilerin ne kadar önemsiz olduğunu fark ediyor, tebessüm ediyorum, şu anki bazı hüzünlerimin de benzer yollara düşme ihtimaline de başka bir tebessüm. Fakat son 6 ayda değişmeyen, insan aramanın değerini halen sorguluyorum. Balkonda oturmuş, yazıyorum.

12 Ağustos 2024 Pazartesi

Kendinden Taşan

Seni göğsümün içinde,

Taa içinde

Buluyorum


Konsan da uzak yıldızlara,

Ayak izlerin zihnimde

Duyuyorum


İnsan koca bir evren,

Kendi kendimden

Taşıyorum


Bu hırçın denizde,

Ciğerimi yakıyor dalgalar

Yaşıyorum


Yaşamak bilgiç bir muamma,

Beni uyutmayan neymiş

Şaşıyorum

11 Temmuz 2024 Perşembe

Şairin Serpilmesi

Bir şairin olgunlaşıp serpildiği en önemli anlardan biri, insanların ona borçlu olduğuna dair o ergen hissi fark edip onunla savaşmaya başlamasıdır. Çünkü serpilmemiş şair için okunmak ve anlaşılmak bir zorunluluktur, insanlar onu okuyarak ona olan borcunu ödemektedir bir nevi. Fakat zaman geçtikçe fark eder ki şair, insanlar zamanında ondan çokça şey almışsa da, bunların defteri tutulmamıştır, ve borçları neredeyse kimse hatırlamamaktadır. İşte bunun farkına varıldığı an şairin göğsüne keskin bir acı saplanır, serpilme de bununla gelişir. Fakat dahinin sınırsız bir döngü halinde tekrarladığı ergenliğidir bunu tekrar tekrar yaşanır ve yaşanacak kılan, kişi şair kaldığı sürece:

Ve ben, gövdemi denkleştirmek için doğaya,

Dineldim

Dineldim

Dineldim

Aşk; içerimdeki ergen ölüsünü uğraştırıyordu.

15 Haziran 2024 Cumartesi

Reflection14: Farklılıklıklıklık

Farklı olmak nedir?

Daha önce kimsenin yürümediği caddeleri bulmak için

Kimsenin yürürken düşünmediği şeyleri düşünmeyi kaçırmak değildir

Kimsenin bilmediği caddeleri ararken kimsenin düşünmediklerini düşünmektir

Ama farklı olmak bir at nalına benzer

Bir noktadan sonra

Herkese benzemenin en alt seviyesine

Yani sırf farklı olmak için farklı olmaya ulaşmaktan

Kaçınmak gerek

15 Mayıs 2024 Çarşamba

Reflection 13: Mercekler ve Kırık Camlar

16 Mayıs 2024 saat 03:57.


    Yakın bir zamanda Alim Kasimov'u keşfettim, instagram'da gördüm A Trace of Grace'in 5.dakika sonrasındaki kısımdan bir kesitini. Bu tarz doğudan esintiler beni çok sayıda hisse aynı anda gark etme kabiliyetine sahip. Yaşanmış ve yaşanmamışları düşündürme üzerine de çok başarılı. Örneğin geçen sene Ocak'ı hatırlatıyor, Karitas dinlediğim günleri, biraz da sevmeyi ve beklemeyi. İnsan geçmişe hangi gözlerle bakıyor? Kimse, Nietzsche'nin kendisi de dahil buna, Da Capo'yu kabul edemez, sonsuz bir deliliktir o. Fakat melankolik bir gece, geçmişe dönüp bakmak insana ne hissettirir? 

çekme ey dost, bugün kırların eteğine beni,
yoktur o ay, götürme bu temaşaya beni.

Evet, geçmiş gitti artık, yoktur o ay, lakin insanın içinde yaşayıp duran, kıpraşan bu hisler zamanın düşündüğümüz şekliyle akmadığına bir delil midir? O temaşa, içimizde sürüp gidiyor mu? Bilimi eğip büküp rastgele sonuçlar çıkarmayı hiçbir zaman sevmedim fakat şu an bu duyarlılığı bir kenara bırakmak daha tatlı geliyor. O; geçmişin, şimdinin ve geleceğin evrenin farklı noktalarında aynı anda bulunduğunu söyleyen spekülatif teoriler mesela. İnsan da bir evren olduğuna göre, içimizde yaşayıp gidiyor bütün bunlar. Kimine ulaşımımız sınırlı, kimine belki de hiç ulaşamayacağız ama geçmişten ulaşabildiğimiz bazı kesimlerin içimizde titreşip durmasıyla varlıklarını hatırlatanlar da var. Belki de insanın da bir geçmiş ışık konisi vardır, anılarından onu etkileyenleri görebiliyordur orada. Ay, orayı aydınlatmaktadır, temaşa da o temaşadır. Hüzün de bir mercek sunuyor bize, bir filtre, o ince keskin tatlı hüzün, geçmişe bakarken kendisinin oluşumunda büyük rolü olan anıları hatırlatıyor bize. Kimileri kırık camlar ardında, insanın içini kesen ve yakan ama hatırlanmaya değer anılar bunlar.

4 Mayıs 2024 Cumartesi

eski şiirlerden

Hasbihal

Raylarda yalnız gürbüz bir oğlan gibi
Yeni yeni serpilmekte güneş ışığı
Yedi iklim hasretini çekip
Boğazında yumru yumru taşırken açlığı
Yağmalanmamış,paylaşılmamış güneş ışığı
Ansızın alnında parlayıp bir çocuğun
Düşünceye boğuyor şehirleri
***
Vakit öğle vaktidir
Şimdi güneş,bozkırda yalnızlık soluyan
Asil bir ağaç ile hasbihal etmektedir
Ter boşanan göğsüyle çocuk,arasında insanların
Bilmeden kaçıncı çapayı vurduğunu
Nicedir güneşin altında durduğunu
Yüzünde bir tebessüm,düşünür kendi halini
Ve artık duymaktadır ağaç ile güneşin hasbihalini 

                                                                    ağustos2020


Mariposa

Soy una mariposa con alas brillantes

Her kanat çırpışımda dünya biraz sallanır

Yağmur çiseler ve gökler kıpırdanır.
Şimşekler ürpertir çocukları yataklarında
Sokak lambaları bir yanar bir söner
Yamaçlardan boşanır nehirler
Caddelerden akan katranı yıkamaya
Göğsümde devinen kanı azdırmaya
Yeter bir kanat çırpıntısı.
Ölümü ve kederi
Yaşamı ve kaderi
Gidip de dönülmeyen yeri
Yeter anımsatmaya
Bir kanat çırpıntısı.

                                                            mayıs2023



Bahar Dalları

Beyaz çiçekler açmış pembe tomurcuklardan

Baharın taze seline karışmış kokusu çoktan

Seher yelinde titretiyor dalları bir heyecan

Günlere siniyor imgelerin tütsülü bakışı


İnce güzelliği sırtlıyor bu narin dallar,

Kırılmıyor yüklendiği ağırlığa rağmen.

Peki, insan neden zorlanır bu kadar

Duyguların güzelliğini kalbinde taşırken?

Kim bilir belki de o duygular

Düşündüğü kadar güzel olmadığından.

                                                               mart2023


Duvar

Metafizik dakikalar yaşadım

Sabahında akşamında

İhanet etmedi bana pembe kitap

Onlaydım ona hiç sahip olmasam da

Dinledim ve duydum

Sislerden geçerken bıraktım yalnızlığımı

Geceleri içime çektim ve beyaz duvarlarda

Bıraktım izimi

Anladılar mı gizimi?

Dört duvar bir koca pencere

Duydu yıllarımın sessiz sakin akışını

Kullandım onları

Belleğimin narin çiçeklerine topraktılar

Gözlerimin önünde ufuklara baktılar

Kendini görmeyen göz değil

Yağmurlar boşanırken birer saçaktılar.

Geçmek istedim saadet kapısından

Kuşandım yol almak arzusuyla

Issız günlerimde nadide zambaktılar

Adım adım ve trenlerce

Gökler yerler ve denizler arasından

Geçip de kavuşmak için kendime

Ömür diyarımda bir uğraktılar.

                                                            eylül2021






 

28 Nisan 2024 Pazar

Reflection 12

 29 nisan pazartesi saat 02:39. 

Eternity and a day filmindeki bir sahneyi kendi yaşamımdan bir ana bahsettiğim için yazıyorum. Filmdeki bir anda, Alexandre ve çocuk arabayla bir sokağa gelirler ve çocuk arabada uyumaktadır. Alexandre arabayı durdurur ve çocuk uyumaya devam ederken köpeği arabadan çıkartır. Tam o anda karşıdan bir gelin müzik eşliğinde oynayarak gelir ve yanında büyük bir kalabalık vardır. Artık tesadüf müdür yoksa Alexandre bilerek ayarlamış mıdır bilinmez, evlenen erkeğin annesi uzun süredir şairin hizmetinde çalışmaktadır ve köpeği de o kadına bırakmak ister. Sonrasında bir süre gelinin oynamasını ve sonrasında damadı yanına alıp oynamaya devam etmesini izleriz. Bu birkaç dakikadan sonra Alexandr kadraja girer ve müzik kesilir, kameralar tekrardan tamamen şaire odaklanır. Alexandre kadına evliliğe dair hiçbir şey söylemeden köpeği kendisine bırakmak istediğini belirtir ve ancak bir süre sonra evlilik hakkında konuşur.

Sahne aşağı yukarı böyle. Peki sahnedeki sıra dışı unsur benim için ne? Film boyunca Alexandre'ı ve çocuğu izlerken, hiç beklenmedik bir anda dünyanın filmin içine teklifsizce süzülüşü ve şairin bunu ancak zamanla fark edebilmesi, bence çarpıcı olan budur. 26 nisan gecesi fen fakültesi önündeki ıhlamurları koklayarak ve dolunayı izlerken "ıhlamurların arasından" adlı şiirimi yazdım bir gece yarısı. Bu şiiri yazarken aklım hayallerle ve olasılıklarla doluydu ve bunların hepsinin yaşadığım haldeki dünyayla ilişkileri olsa da, hiçbiri tam olarak şu anki dünyam değildi. Şiiri yazıp uzun süre close up müziğini dinledikten sonra yurda doğru yürürken ömer meydanına vardığımda yaşadığım anı filmde bahsettiğim sahneye benzettim. Ömer meydanına vardığımda aklım hala hayallerle doluydu ve şu an var olduğum dünyada değildim çoğunlukla. Fakat ilerledikçe, gecenin dördünde temizlik yapan ve ortalığı düzenleyen birçok temizlikçi abla gördüm ve muhtemelen hiçbiri bir anlık hariç benim farkıma bile varmadı ve işlerine devam ettiler. Bense onlara yazdığım şiirden ve ıhlamurlardan bahsetmek istedim sanırım ama dünyada hiç kimsenin o an yaşadığım şeyi benim yaşadığım haliyle algılayamayacağını da biliyordum tabii ki. Yani aynı Alexandr'ın kendi planları ve kendi hayallerine kapılı halde dünyadan kopup çevresini bir bakıma bencilce çok geç fark etmesi gibi ben de o an, çalışmak zorunda olan kadınları durdurup ıhlamurları anlatma arzusu duymuştum. Dolayısıyla, Angelopoulos'un filminde gösterdiği bu sahne, şiir yazım sürecine de ışık tutuyor bence. Dünyanın içinde olup kendi dünyanı oluşturmaya da.

26 Nisan 2024 Cuma

Ihlamurların Arasından

 (ıhlamur çiçekleri arasında, close up'ın sonunda çalan müziği dinlerken okuyun)

Ihlamurların Arasından

Uyan artık

Ihlamurların arasından geçiyoruz

Geceyi bölüyor dolunay

İçimde kelimeler kıpırdanıyor

Uyan, çünkü sesin karışsın istiyorum

Şafağı görünce ötüşen kuşlara.

Başımı döndürüyor dünyanın rayihası

Sanki her şey yokluğuna alışmış,

Yalnız beni ürpertiyor rüzgar.

Farkında değilsin begonyaların

İstemesen de bir gün solacaklar.

Hem kaç kez yaşanır böyle bir gece

Kaç kez birleşir bütün bu ihtimaller

Dolunay kaybolacak birkaç güne

Yarın daha az kokacak ıhlamur

Rüzgarı bile zor duyacaksın ilerde

Biliyorsun bütün bunları

Ama uyuyorsun yine de.

19 Nisan 2024 Cuma

Reflection 11- Kazuoesque Dünya

 Reflection 11: 19 Nisan 2024 saat 22.09: Kazuoesque Dünya


In 2017, Ishiguro was awarded the Nobel Prize in Literature, with the motivation "in novels of great emotional force, [he] has uncovered the abyss beneath our illusory sense of connection with the world".


    Kazuo Ishiguro 2017'de Nobel edebiyatı aldığında bu cümlelerle okura tanıtılmıştı ki bu cümleler, bir yazar hakkında daha iyisini görmediğim tarzda derinlik içeriyor. Cümle birçok açıdan muhteşem noktaları keşfediyor, "abyss beneath our illusory sense of connection" aklıma doğrudan Nietzsche'yi getiriyor elbette. Peki Ishiguro benim için ne ifade ediyor ve neden Kazuoesque kelimesini inşaa etme girişiminde bulunacak kadar değerli görüyorum onu? Bu yazıda bunlara cevap vermeye çalışacağım.

    Ishiguro'yu ilk olarak 2022'nin sonlarında Beni Asla Bırakma'yı okuyarak keşfettim, o sıralar duygusal olarak dengeden uzak ve yoğun bir dönem yaşadığım için kitaptan epey etkilenmiştim ve filmini de çok beğenmiştim. Kitap bir yandan da Kayseri Fen'in o mistik ve nostaljik ortamını anımsatıyor, beni lise deneyimlerim üzerine düşünmeye zorluyordu. Okuduğum ilk Ishiguro kitabı olması beni yazar üzerine düşünmeye çok da itmedi ama bunun nedeni üslubu zayıf görmem yahut kurguda hatalar bulmam değildi, kendi iç dünyamla tamamen meşgul olduğum için kitabı kendi malım yapmış ve bir yazarı olduğunu bile önemsememiştim. Aslında kitabı bu denli sahiplenebilmem bile kitabın ne kadar muhteşem olduğunu göstermeye yetiyor. Peki kitaptaki müthiş melankoli ve mavi-gri yahut kurşuni tonu neden hissettim? 

    Kitapta gözüme ilk çarpan noktalardan biri Kathy'nin müthiş kaderciliği, aslında bu diğer karakterler için de geçerli, bulundukları korkunç duruma karşın, sonuna kadar Kafkaesque bir dünyanın esirleri olmalarına rağmen hiçbirinde kaçma içgüdüsü bile oluşmuyor, yani hiçbiri Joseph K. gibi değiller. Fakat kadercilikleri Doğu mistisizmine de benzemiyor, dolayısıyla burada müthiş bir yenilik söz konusu. Ishiguro, belki de Japon ve İngilizliği karakterinde sentezlediği gibi, bir Batıcı kadercilik inşaa ediyor kitaplarında ve bu da Kazuoesque dünya görüşünün ilk unsurlarından biri. Aslında Camus'un Yabancı'sında ilk emarelerini görmeye başladığımız bu kadercilik Camus'u da aşıyor çünkü ölümcül düzeyde bir atalet de mevcut değil Ishiguro'nun karakterlerinde. Onlar varlıklarını sürdürmeye karşı büyük bir tutku besliyorlar ve dünyayla bağ kurmaktan çekinmiyorlar, örneğin her biri sınırsız bir istek duyuyor sanat eserlerinin galerilere alınmasına karşın. Hayatla olan bağlarının bir gün kesileceğini bilmelerine rağmen, kendilerinin tam anlamıyla bir insan bile olmadıklarının da farkında oldukları halde onların dünyayla kurmaya çalıştıkları kesintisiz bağın trajikomikliği beni kitapta en çok sarsan. İşte Nobel cümlesinde bahsedilen de tam olarak bu, Kathy de Tommy de Ruth da dünyayla kurdukları yahut kurduklarına inandıkları ilişkilerde bitmeye yazgılı ve kimilerine saçma gelecek şekilde hareket etmek zorundalardı fakat bundan gocunmadan yaşıyorlardı yahut öyle yaşadıklarına inanıyorlardı. Aslında Ishiguro'nun diğer kitaplarında da sıklıkla karşılaşılan şey budur, insanların inançlarına aslında inanmamaları ve bunu zamanla yavaş yavaş kendilerine itiraf etmeleri. Bu itirafların müthiş acı verdiği bariz, ve aslında Ishiguro'nun tüm kitaplarının neden birinci ağızdan yazıldığına dair de bir yorum sunuyor bize. 

    Sonrasında geçen 1.5 senede Ishiguro üzerine pek düşünmedim, hatta bir ara Günden Kalanlar'ı satın almış olsam da okumak için bir motivasyonum yoktu ve Mart 2024'e kadar Ishiguro'yla bağım yoktu. Fakat sonrasında, bir gün elimdeki kitaplardan birini okuyayım isteğiyle yanıma aldığım Günden Kalanlar'ı okumam yazarın büyüklüğüne olan yolculuğumun ikinci ve önemli bir durağı oldu. Günden Kalanlar birçok açıdan Beni Asla Bırakma'ya ve diğer bütün eserlerine benzer. Konusu aynıdır, bir insanın dünyayla kurduğu bağın aslında ne kadar zayıf ve anlamsız olduğunu yavaş yavaş fark edişi ve o fark edişin ardından gelen yıkılış. Bay Stevens, bütün ömrünü ideal başuşak olmaya adarken yine durum müthiş bir trajikomedi içerir, başuşaklık kelimesinin ta kendisi bile bu komediyi destekler. Yine birinci ağızdan, yine geçmişi anımsama üzerine bir kitaptır ve hafızanın esnekliği ve akışkanlığı kitaptaki başat unsurdur. Stevens hatırlamak istemediği şeyleri hatırladıkça yaşamını boşa geçirdiğine dair o sarsıcı his onu sarmaya başlar, direnmeye çalıştığı her an yeni anılar zihnine hücum eder. Anlatırken yalan söylemez fakat hislerini kendinden gizlemeye çalışması beceriksizcedir. Kitabın en çarpıcı anlarından biri, Stevens'in anılarında kendini rahatlamış hissettiği nadir anlardan olan kasaba doktorunun kendisinin uşak olduğunu anladığı andır çünkü belki de yalnızca o an kendini olduğu haliyle görebilmiştir. Bu kitap Kazuoesque dünyaya dair çok şey anlatır çünkü Stevens tam da Kazuoesque bir dünyanın ürünü ve üyesidir, mavi-gri bir atmosferin altında hüznü ve dünyayla kurduğu sahte bağlarıyla yaşayan bir insanoğlu.

    Daha sonrasında Uzak Tepeleri, Değişen bir dünyada sanatçıyı, Avunamayanları ve Öksüzlüğümüzü okudum. Teker teker kitapların içeriğine dalmak yerine, bu kitaplardan edindiğim sezilere de dayanarak Kazuoesque dünyayı anlamaya çalışacağım şimdi. Kazuoesque dünya, yaşadığımız dünyaya benzer ve bu Ishiguro'yu büyük romancı yapan unsurlardan biridir çünkü 10.reflectionumda yazdığım gibi, roman kurallarının esnemeye başlamasıyla birlikte diğer yazarlar gibi anlamsız nedenleri anlamsız sonuçlara bağlayan bir yazar olmadı o ve tam aksine bizim dünyamıza benzeyen bir dünya yarattı. Bir röportajında şöyle söyler:

"People who give me guidance and inspiration about how to deviate from realism, from doing something to distort the familiar reality that we see around us. Once you move away from orthodox realism, the question becomes so what do you do, what are your new laws? In fact this is a Bob Dylan line isn’t it? “To live outside the law you have to be honest.” But I think that is very true when you deviate from realism. The great writers like Kafka, Beckett, Pinter, they are models for me. For how you deviate from conventional realism."

Gerçekten de, conventional realismden koptuktan sonra yeni bir dünya inşaa ederken karşılaşılan zorlukları bence büyük oranda çözdü Ishiguro. Onun dünyasının önemli bir yönü genellikle geçmişe doğru bakılarak görülen bir yapıya sahip olması ve bu da zamanı ve mekanı Newtonian ve determinist olmaktan çıkarıyor. Anlatıcı arada yanlış hatırlıyor ve her şey değişiyor örneğin fakat yine de kurgu sağlam bir zemine oturduğu için bütün bu değişimler okurken anlaşılmaz kılmıyor. Anlatıcıların geçmişe doğru bakarak anlatması, beraberinde nostaljiyi ve o bahsettiğim kurşuni atmosferi de getiriyor. Fakat en önemlisi, geçmişte farkına varılmamış olan o müthiş uçurumların ilk kez görülme anları çok çarpıcı oluyor. Örneğin anlatıcının anlattığı günlerde yaşanan  bir olay unutulmuş bir anıyı gün yüzüne çıkarıyor ve kişinin hayatının temeline yerleştirdiği bazı fikirler yahut inançların temelleri sallanmaya başlıyor. Anlatıcı ne olursa olsun direnmeye çalışıyor lakin bir türlü başaramıyor ve genelde sonlara doğru mahzun bir edayla teslim oluyor, her ne kadar teslim olmadığını kabul etmese de. Bu alıntı, Günden Kalanlar'ın son kısmından:

"Akşam, pek çok insan için günün en güzel zamanı. Öyleyse, bu kadar çok dönüp ardıma bakmamam, daha olumlu bir görüş açısı benimsemem ve günümden artakalanları en iyi biçimde değerlendirmeye çalışmam gerektiği öğüdünde de gerçek payı vardır belki. Yaşamımız pek de dilediğimiz gibi çıkmadıysa durmadan geriye bakıp kendimizi suçlayarak ne kazanabiliriz ki?"

Burada Stevens'in yaptığı gibi, birçok karakterin hayatı dolayısıyla Kazuoesque dünya aslında bir bakıma ömürden kalanların dünyası. Ömürden kalan ve incelendikçe insanı büyük hüzne sürükleyenlerin dünyası. Turgut Uyar'ın dediği gibi

"çünkü bakışları yazda geçmiş bir geceyi andırıyor

yaşanmış mı temmuzda mı belli değil
çılgın ya da hüzünlü"

Kazuoesque dünyaların sakinleri pek çılgın değil elbette lakin hüzünlü oldukları kesin. Bu arada, karakterlerin illaki hayatlarını boşa harcamış olmaları gerekmez, onlar başarılı ömürler geçirmiş olsa da Kazuoesque dünyanın sakinleri yine de geçmişlerini, kaçırdıkları fırsatları ve dünyayla kurdukları bağları hüzünle hatırlarlar ve o bağların varlıklarını sorgularlar ister istemez. Avunamayanlar yahut Öksüzlüğümüz başarısızlık hikayeleri değildir ama dünyevi başarının bile dünyayla kurduğumuzu sandığımız bağların gerçekle araasındaki uçurumu kapatmaya yetmeyeceğini düşündüğünü anlatır İshiguro'nun.
    
    Peki hiç mi dünyayla kurduğu bağların gerçeklikle arasında uçurum olmayan bir insan grubu yok Kazuoesque dünyada? Aslında var ve Ishiguro bunu her kitabında bir şekilde gösteriyor, o grup çocuklar. Ishiguro'nun her kitabında uzun sayfalar çocukların dünyasına ayrılır, onların mantık dışı ve "çocukça" hareketleri epey betimlenir çünkü onlar bu uçurumun farkında değillerdir. Dolayısıyla büyümek, Ishiguro'da genelde sancılı, hüzünlü ve heyecanlı bir süreç olarak anlatılır. Sancılıdır çünkü çocukluk kurgularına ve masallarına inanılmamaya başlanır, hüzünlüdür çünkü çok sevilen bu kurgular ve masallar geride kalmıştır, heyecanlıdır çünkü artık belki de bu masalları bir şekilde gerçeğe dönüştürecek yollar aranacaktır. Fakat Ishiguro her daim büyüme sonrasını bu hayallerin yalnızca gerçekleştiği ilüzyonuna ayırır, yeterince zaman geçip geriye bakıldığında ilüzyon da yavaş yavaş kendini o uçuruma bırakacaktır Kazuoesque dünyalarda.

    Son olarak şunu söylemeliyim ki bütün bu karamsar gözüken anlatıya rağmen Ishiguro'nun kitapları siyah yeraltı edebiyatı değildir, mizahıyla ve karakterlere verdiği o arkası yarı dolu yarı boş inancıyla kitapların insanın içini karartmaktansa sorgulatan bir yönü vardır. Hayatımızın önemli bir kısmını verdiğimiz inançlarımız ve ideallerimiz buna değer mi sorusunu sorgulatan hem de. Dolayısıyla içimizdeki donmuş göllere birer balta darbesidir Kazuoesque dünyayı anlatan kitaplar ve sırf bu yüzden bile okunmaya değerdirler.

16 Nisan 2024 Salı

Reflection 10- Romanın Tarihselliği ve Determinizm

     Bu açıdan bakıldığında tarih, sadece bireyin önünde yükseldiği büyük panorama değildir. İnsanın orada dışarıda keşfettiği, tarihin devindirici temel güçleri birey tarafından yaratıcı canlılık olarak kendi içinde deneyimlenmelidir ve deneyimlenebilir ki Herder bu bağlamı gemi yolculuğunda neredeyse taşkınca yaşamıştır. Sadece yaratıcı ilkeyi kendi bedeninde deneyimleyen kişi, bunu dışarıda dünyanın ve doğanın akışında da keşfedecektir. Goethe bu düşünceyi sonradan Vecizeler’inde şu cümleyle özetleyecektir: Tarihi kendi üzerinde yaşamış hisden başka hiç kimse tarih üzerine yargıda bulunamaz.


     Bu cümleler Rüdiger Safranski'nin Romantik adlı kitabından alınma. Bireyin estetik algısından felsefi yönelimlerine kadar tarihin oynadığı büyük rol yeterince incelenmiş değil. Örneğin romanın gelişimine bakalım, kendi roman beğenimi inceledikçe fark ediyorum ki romanın tarihsel gelişimiyle paralel bir estetik algısı şekillendirmişim ve 21.yaşımda 20.yüzyılın 2.çeyreği civarlarında dolaşıyorum. Eskiden sahip olduğum çılgın Dostoyevski hayranlığı geçmiş değil fakat 19.yüzyılın diğer büyük gerçekçi yazarlarına olan hayranlığım dönemlerine olan katkılarını anmaya indirgenmeye başladı. 19.yüzyıl romanı birçok açıdan Newtonian bir dünya görüşüne sahip, zamanın mutlaklığı ve determinizm karakterlerin yaşadığı dünyayı o dönemin bilimsel algısına paralel bir dünyaya sürüklüyor. Karakterler ister birer kral yahut prens isterse sıradan memur olsunlar büyük çarkların içinde birer dişlidirler ve Rastignac yahut Raskalnikov örneklerinde olduğu gibi bunu sorgulasalar da yine de bu mutlak evrenin mutlak ögeleri olmaya devam ederler. Fakat buradaki dişli olma durumu Kafkaesque bir yönelim değildir, insanlar bunun doğal olarak farkındadırlar ve bundan şikayet edenler bile o evrenin üyesidirler, Joseph K. gibi evrenin dışında yaşayan ve evrenin etkileriyle hayatları değişen karakterler değillerdir. Dolayısıyla bütünsel bir anlatım ve karakterlerin birbirlerine olan bağlarının determinist networklerle olması göze çarpar. Bu networkler iyi kurgulanmışlardır ve anlatımda hatalar yahut çelişkiler okurlar açısından negatif puan olarak görülür yazarların hanesine. Dolayısıyla yazarların zengin kökenlerden gelmesi gayet doğaldır çünkü bu tarz büyük ve çelişkisiz eserleri yazabilmek için ciddi miktarda rahatsız edilmemiş zamana ihtiyaç duyulur. Enteresan ve bana göre hoş olan bir şekilde, Dostoyevski bunun dışında kalmıştır. O, 19.yüzyılın diğer büyük romancılarının aksine kusursuz kurgulara değil tam aksine çelişkiler ve eksiklerle dolu kurgulara sahiptir, networkler tesadüfler sonucu oluşur ve yıkılır ve tam olarak ne olduğu anlaşılmayan birçok unsur karakterleri birbirlerine bağlar. Gerek kumar borcu gerek diğer nedenlerden kaynaklı zamansal sıkıntıları da onun uzun uzadıya kurgulamasını engeller ve aceleye getirilmiş bu eserlerde determinizmin yıkılışının ilk emareleri görülmeye başlanır. Her ne kadar zamansal mutlaklığı yıkmamış olsa da, O, mistik yönelimli dünya görüşüyle neden sonuç ilişkilerinin kesinlik ibraz eden saygınlığıyla savaşmayı ilk başaranlardan biridir ve 20.yüzyıl romancılarına önemli bir rotayı göstermiştir. Zaten 20.yüzyıl romancılarının aşağı yukarı hepsinin Dostoyevski'den ciddi şekilde etkilenmesi fakat diğer 19.yüzyıl yazarlarından pek de bahsetmemesi tesadüf değildir. Determinizmin yavaş yavaş yok olması kurguya yepyeni soluklar getirir çünkü artık yazarlar pek bilindik nedenlerin sonuçlarını kendileri tayin edebilmektedir. Bu durumun açtığı yeni imkanlar, 20.yüzyıl romancıları tarafından fütursuzca kullanıldı ve onlarca hatta belki de yüzlerce yeni dünya kanunları yaratıldı. Kimileri bu kanunları kanunların nasıl işleyeceğini teste tabi tutmak amacıyla ütopya yahut distopya yazarak deneyimledi fakat asıl benim ilgimi çekenler dünyadan tamamen kopmadan, pek bilindik nedenleri pek bilindik sonuçlara ilginç şekilde bağlayabilenler oldu. Distopya yazmanın çekici taraflarını bir kenara bırakıp, dünyanın, toplumların ve zihnin işleyişini daha iyi algılayabilmek için kendi kurallarını her daim dünyaya uydurmaya çalışan bu yeni nesil roman anlayışı benim için en değerlisi. 20.yüzyıl bilimiyle paralel gelişen ve yasaların yeniden inşaası sürecine katkıda bulunan bu romancılar, iyi anlaşıldığı sanılan toplumların işleyiş mekanizmalarının arkasındaki çürükleri insanlığa gösterdiler ve dökülecek kanları önceden tahmin ederek insanın içindeki o olası canavarın mutlak zaman ve mutlak evren anlayışıyla anlaşılamayacağını kanıtladılar. Dünyanın basit neden sonuç zincirleriyle işlemediği, zamanın akışının lineer olmadığı fikirleri romanları süsledi ve ortaya bilişsel algının dünyaya yansıtıldığı müthiş bilinç akışı romanları çıktı. İnsanların kendilerine öğretilen bilgileri yadsıdığı ve büyük insanlık hayallerine kanmayı bıraktığı dönemlerde, bireylerin bilincinden fışkıran patolojik fikirler her şeyin kabul gördüğü bu dönemde filtrelere tabii tutulmaksızın aramıza karıştı ve birçok insanı zehirledi. Fakat bütün bu fikir bolluğuna rağmen, insanların zihninde kirlenmeden kalmayı başarmış topraklarda yalnızca gerçekle bağını koparmayan fikirler filizlendi ve zehirli olanlar zehirledikleriyle beraber yok olup gittiler.


25 Mart 2024 Pazartesi

Tares ve Arı

 Bu kadar bal yaptım neden kimse istemiyor diye şikayet etmeye başladı bir kez daha arı, bu sefer sesi her zamankinden daha ağlamaklı gibi geldi Tares'e. Arıya dönüp baktı, kanatlarını çırpmayı bırakıp kendi yaptığı balın içinde huzursuz ve mahzun bir halde çevresini seyrediyordu. İşte o sırada konuşmaya karar verdi:

Kimsenin senin yaptığın balı yemedikleri durumlarda birçok narsist ben bu ağızlara göre yapmadım, ben gelecek nesillerin insanıyım diye avuturlar kendilerini. Sonrasında delirmeleri az görülür bir şey değildir. Balı yenmeyen insan ne bunun için feryat etmeli ne de insanları suçlamalı, gelecek avuntusu rahatlatıcı gelse de sadece buna bel bağlamamalı. Bu durumu kabullenip yoluna devam etmek, kendini olabildiğince bal yapabilmeye adamak en iyisidir, ileride bir gün kimse gelmese bile en iyi yaptığın şeyi yapmamış olmanın pişmanlığı yakanı bırakmaz aksi taktirde.

22 Mart 2024 Cuma

Reflection 9: Kafka'nın Viskozitesi

 Kafka'nın eserlerinde her zaman takılan ve akışı güçlendiren bir unsur vardır, bu bazen kurgunun kendisine sinmiştir bazen de karakterlerin olayı anlatışındaki absürd detaylardan kaynaklanır. Kafka kendi mükemmeliyetçiliğini yansıttığı yazım sürecinde böyle kusurlara nasıl izin verdi sorusu beni bir süre meşgul etti sonra farkına vardım ki belki de Kafka'nın amacı zaten bu kusurlu akış sürecini sürdürmekti çünkü mükemmel bir akıcılığa sahip eserler ne kadar duygusal yahut kasvetli olurlarsa olsunlar "Kafkaesque" olamayacaklardı. Elbette Kafkaesque kelimesi Kafka'nın eserlerinin tümü değerlendirildikten sonra ortaya atılan bir konsept dolayısıyla ilk eserlerinden beri göze çarpan bu tip sorunların nedenini yaratım sürecinin amacına bağlamak mantıklı gelmiyor olabilir fakat Kafka'nın yazımı kronolojik olarak incelendiğinde fark ediliyor ki yirmilerinde çok az eser yazıyor ve eserleri 30-40 yaş arasında yazılmış ve sonra da vefat etmiş. Dolayısıyla eserlerinin temaları bana kalırsa genel olarak önceden belirlenmişti ve akıştaki sorunlardan karakterlerin absürd detaycılıklarına kadar olan detayların Kafka'nın özgün dünyasında bir rolü olduğuna eminim. Örneğin Ishiguro'nun dünyalarında da zaman lineer değildir ve tamamıyla fluiddir fakat akış net ve kesintisiz olduğu için Kafka hakkında bahsettiğim sorun kurgunun içine eritilip görünmez hale getirilir. Bunda belki de Ishiguro'nun kasvetten öte hüzünlü bir dünya yaratma amacının olması da etkilidir çünkü zamanın akışındaki boşluklar ve eserdeki kasvetin hüzünle olan orantısı iki yazarda büyük farklılık gösterir. Dolayısıyla Kazuoesque ve Kafkaesque dünyalar arasında görünürdeki bazı benzerliklere rağmen içsel ve dinamik açıdan çok ciddi farklar bulunur, Kafka'nın dünyasında zaman ve mekanın sıvılığı bazen belirginliğini yitirecek kadar yüksek bir viskoziteye sahiptir ama bu bana kalırsa onun kendi dünyalarına koyduğu kendi kurallarından kaynaklanmaktadır. Elbette ki Kafka'nın yazım sürecini tamamen planladığını iddia etmiyorum, yazan her insan bu süreçteki planlanamaz unsurların farkındadır dolayısıyla Kafka'daki bu sorunların hepsi önceden düşünülmüş olmayabilir ama bu sorunları edebi anlamda kusur olarak görmek ve Kafka'yı küçümsemek bence buradaki temel noktayı tamamen kaçırmak olur.

20 Mart 2024 Çarşamba

Rossina'nın Kendini Öldürdüğü Gece

 

Rossina’nın kendini öldürdüğü gece

Yürüyordum kendimi aradığım yollarda

Rossina bir gölgesiydi artık zihnimin

En ışıklı ve bazen en ücra köşelerinde

Her anıya bir şekilde dahildi fakat

Unutmak da olası gözüküyordu aslında

Kaybetmeye yüz tutmuştu canlı renklerini,

Artık sesini yalnız şarkılarda arıyordum

Gece yürüyüşlerinde uzak bir arkadaştı

Boşa düşen duygularıma bir nesne belki de

O eski güneşli günler uzakta kalmıştı

Sabahları uyanır uyanmaz düşünmezdim onu

Ona bir şiir yazıp uyumuyordum geceleri

Fakat hiçbir zaman atamadım içime

Anılarıma ve kederlerime öylesine derinden

Öylesine teklifsizce sızmıştı ki

Bıçakla kazımam gerekiyordu kendi yüreğimi

Ve kanayan yaralara bakmaksızın temizlemeliydim

Onun doymaksızın güldüğü gecelerde

İçimde kanlı savaşlar süregeldi nice aylarca

O cıvıl cıvıl karakteri ve

Sabah rüzgarlarında çınlayan sesini

Dalga dalga içime çoktan yerleşmiş o denizi

Daha derine sürükledim her sökmeye çalıştıkça

Sadece alışmıştım artık yokluğuna

Fakat ansızın bir gece yarısı

Rossina bileklerini kesti

Gözlerimle gördüm sakince boşalan kanı

Ellerimi uzattım yere yığılırken

Rossina gözlerime bile bakmadı

İtti ellerimi ve sonsuzluğa karıştı.


11 Mart 2024 Pazartesi

Teori-2

     Teori-1 yazısında, epistemolojime giriş yapmış ve poetik bilginin varlığı ve niteliği üzerine metafizik bir anlatıya başlamıştım. Bu yazıda poetik bilgi üzerine düşünmeye devam edip bu metafizik anlatının hangi koşullarda pratik bir karşılığı olduğu üzerine de konuşmak istiyorum çünkü Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı'nın bana öğrettiği yüzlerce şeyden biri de metafizik entitelerin somut karşılıkları ve gündelik hayata uygulamalarının hem anlayış hem de toplumsal kabullenme açısından değerini öğretmesidir. Dolayısıyla poetik bilginin ne'liği kadar ne işe yaradığının ve hangi durumlarda ortaya çıkıp hangi durumlarda insanların hayatlarında değişime yol açtığı anlaşılması zorunlu bir nokta gibi gözüküyor gözüme.

    Öncelikle bugün farkına vardığım önemli bir noktayla başlıyorum: Information ile knowledge arasındaki fark. İkisi için de kendimce birer tanım vermek istiyorum:

    Information: Bir entite hakkında herhangi bir gerçeklik değeri taşıyan ve algılanabilen 'şey'. Buradaki şey kullanımı zorunlu çünkü informationu materyalistik düzeyde almayı reddediyorum, dolayısıyla birtakım niteliklerle çevrilmiş bir kara kutu information. Dolayısıyla Information Theory'de olduğu gibi, son derece soyut ve anlamı açık olmayan bazı nesne dizilimlerine bile information atfedilebilir, örneğin bilgisayarda bitlerin dizilimi ile information tutabiliriz ve tuttuğumuz bu şeye information diyoruz. Bu kadar genel bir tanım vermek elbette ki tanımın önemini bir miktar azaltıyor, çayın sıcak olduğunu söylemek de bir information içeriyor.

    Knowledge(Cambridge tanımı): the state of knowing about or being familiar with something. Aradaki fark basit gözükebilir ama bence değil, bir şey hakkında knowledge sahibi olmak o şeyin doğası hakkında ciddi bir farkındalık ve alaka gerektirir, zaten günlük kullanımda da knowledge ve information arasında ciddi bir fark vardır. Örneğin çayın sıcak olduğu bilgisi information olsa da, 19.yüzyıl Rus edebiyatında Balzac etkisi knowledge kapsamında değerlendirilir. Dolayısıyla knowledge'i küçük bilgilerden oluşan daha büyük ve sofistike bir bilgi, recursive bir tanımla bu şekilde görebiliriz. Bu yaklaşım epistemolojik olarak önemsiz gibi gözükebilir fakat birçok noktayı aydınlatacak bir fener olarak görev yapacak çünkü poetik bilgi dediğimde eğer okuyanın kafasında information canlanırsa, şiddetli karşı argümanların gelmesi gayet olası. Bir tanesini geçen yazıda değerlendirmiştim, herhangi bir deneyimin de information kapsamında değerlendirilmesi fakat knowledge olarak görülmemesi şeklinde. Dolayısıyla poetik bilgi dediğimde bilgi kelimesini knowledge anlamında kullandığımı açıkça belirtmek isterim.

    Bu aydınlatmanın ardından poetik bilgiye dönebilirim. Poetik bilginin bir knowledge olduğu iddiasına dair temel argümanlarımı bir önceki yazıda ortaya koymuştum. Şimdi ise o argümanları temellendirmek ve neden poetik bilginin bize kendimiz ve karşımızdaki nesne/özne ile başka türlü edinmemiz mümkün olmayan bazı bilgiler sağladığını incelemek istiyorum. Savım şu yönde:

"Poetik bilgi, poetik deneyim sonucu elde edilen bilgidir. Bu bilgi nesnelerin materyal karakterlerinin bilgisinden ibaret değildir, dolayısıyla bir nesneyi oluşturan tüm fiziksel yapıyı çözsek de poetik bilgiye eriştiğimiz söylenemez." Elbette ki fiziksel bilginin gereksiz olduğunu düşünenlerden değilim, öyle olsa fizik okumazdım zaten, Feynman'in dediği gibi fiziksel bilgide de bir güzellik olduğu iddiasına katılıyorum. Fakat yalnızca güzelliği deneyimlemenin poetik bir deneyim için yeterli olduğu iddiasına katılmıyorum, hayvanların da güzellik algısı olduğuna inansam da onların poetikaya sahip olduğuna inanmam mümkün değil. Poetik deneyimin fiziksel bilgiden fazlası olduğunu göstermem için en iyi yollardan biri elbette ki doğrudan şiirleri kullanmak, buraya birkaç güzelliği aşağı yukarı herkes tarafından kabul edilen şiir koyarak bu deneyimin materyalizmden en kadar uzak olduğunu göstermek istiyorum, bu deneyimlerin bir bilgi içermesi ise bir sonraki durak olacak:


Yeşil türbesini gezdik dün akşam,

Duyduk bir musikî gibi zamandan

Çinilere sinmiş Kur'an sesini.

Fetih günlerinin saf neşesini

Aydınlanmış buldum tebessümünle.


    Sıradan bir şiir analizi değil hedefime uyan bir analiz planlıyorum. Öncelikle fark edilmeli ki bu şiir tamamen materyal bir ortamda geçmektedir, Bursa'da ve bir cami avlusunda. Şairin geçmiş zamandan bahsetmesi elbette ki tarihi bilmesiyle açıklanır fakat buradaki deneyim yalnızca geçmiş zamanı hayal etmekten ibaret değil, geçmiş zamanda yaşama deneyimini hissetmektir, Bursa'nın fethedildiği günleri ve o günün canlı bir portresini bu poetik deneyimle algılamış ve bize aktarmıştır şair. İçinde bulunduğu coşkulu ruh hali ve heyecanıyla geçmiş zamanda yaşananlara dair yeni bir tarihi bilgi edinmese de, başka türlü yaşaması mümkün olmayan bir ruhsal kompozisyona girmiş ve böyle bir deneyim olmadan var olması mümkün gözükmeyen bir canlılıkla 600 sene öncesini aktarabilmiştir ve o günden öğrendiklerini kendi hayatına uygulayabilmiştir. Anlatımımdaki muğlaklığın birçok insanı rahatsız ettiğini tahmin edebiliyorum fakat şu açık ki olaylar yaşanırkenki yoğunluk yeni duygu ve düşüncelerin en etkili anahtarlarından biridir, dolayısıyla böyle bir yoğunluk yaşayan şair kendi hayatına ve çağına dair yepyeni duyumlara varacak ve kazandığı içgörü onu hem kendine hem çağına dair yeni anlayışlara sürükleyecektir. İşte buradaki bilgi kazancı tam olarak bu noktada yatmaktadır, sanatsal/poetik deneyimler bizi psişik sınırlarımıza götürdükçe kendi ruhumuza dair sınırsız sayıda yeni sırlar keşfederiz. Olası bir karşı argüman olarak şu doğal gözüküyor:

'O zaman kendimiz hakkındaki herhangi bir reflection da sanatsal bir deneyim kadar bilgi içermektedir ve epistemolojik olarak ciddiye alınmalıdır ne kadar saçma olursa olsun.'

Bu argümana cevabım şöyle:

    Her ne kadar poetik deneyimler sıradan reflectionlara benzese de aralarında ciddi farklar vardır ve bu farkların en önemlisi deneyimin yoğunluğu ve poetik deneyimi yaşadığımız nesneyle/özneyle olan ilişkimizden kaynaklanır. Ruhumuzun patikalarında amaçsızca gezmekten farkı bu ilişkinin karşılıklı anlamda açıklayıcı olmasıdır. Tanpınar Bursa Ulu Camii'de gezerken yaşadığı deneyimde Ulu Cami'yi inşaa eden zihniyeti daha iyi algılamış ve o neşeyi kendi içinde duyarak içsel frekansının o zihniyetle rezonans halinde olduğunu görmüştü. Bu hem kendini sarsacak deneyimlerin bir keşfiydi hem de Ulu Camii'nin doğasını ve onu oluşturan etmenleri öğrenmek için son derece değerliydi. Ulu Camii üzerine yapılacak materyal bir araştırmanın tek başına Ulu Camii'yi oluşturan bu içsel zihniyeti ortaya çıkarması mümkün değildir fakat empirik ve fiziksel gözlem bizim hayretimize katkı sağlamaktadır. Ulu Camii o halinin onda biri büyüklüğünde olsa elbette ki ne ulu denirdi ne de bu hayreti bizde uyandırırdı fakat Yeşil Camii örneğinde olduğu gibi bizi başka deneyimlere sürükleyebilirdi. Dolayısıyla poetik deneyim fiziksel gözlemle birleşerek bizi hem kendi içsel dünyamıza hem de karşımızdaki varlığa dair bilgilendirir, bu bilgi de genelde edinme sürecine benzeyen bir şekilde, şiirlerde saklanır. Bir önceki yazımda sanata inanmanın vehatta genel olarak inanmanın poetik bilgi edinmedeki rolünden bahsetmiştim. Şairliği gevezelik ve nesnelerin özünü saklama girişimi olarak görmenin bu deneyimlerin önünü kapattığı muhakkak fakat poetik deneyimler de kolay pes etmiyorlar dolayısıyla insan olması nedeniyle estetik algısı olan her kişinin hayatında bazı poetik deneyimler oluyor. Fakat poetik deneyimden o bilgiyi çıkarma işi elbette ki bir madencilik süreci, vazgeçmek mümkün olduğu gibi madenin insanların üstüne çökmesi yani delirmek de olası. Tanpınar bu konuda müthiş yeteneklere sahip bir madenci, ama hayatının temel amaçlarından biri olarak bu bilgiyi elde etme koyması da bu yeteneği geliştirmesinde etkili elbette. Birçok insanın yaşadığı deneyimden sonra ne kendisine dair ne de bu sürece dair sonuçlar çıkarmaması üzücü çünkü var olan insan kadar poetik deneyim var ve bu deneyimlerin güzelce işlendiği bir dünyada daha kibar ruhların olacağına dair inancım tam.  İlerleyen yazılarda deneyimden bilgi çıkarma üzerine daha fazla düşünmek istiyorum, özellikle büyük sanatçıların bu konuya bakışlarına da eğilmeyi planlıyorum, bu bilginin kullanılabilirliği üzerine zaten biraz konuşsam da o konuyu da geliştirmeyi düşünüyorum.

Teori-1

Benim epistemolojimde üç farklı bilgi tipi bulunur: 


1-)Poetik Bilgi


2-)Bilimsel Bilgi 


3-)İslami Bilgi. 


Bu tarz bir ayırma, çok hızlı bir şekilde neredeyse bu konu hakkında düşünen herkes tarafından şiddetli itirazlara maruz kalacaktır. Örneğin muhtemel bir müslüman tipi üçüncünün diğer ikisini de içerdiğini savunacaktır dolayısıyla ayrım gereksizdir diyecektir, hatta bazı müslümanlar üçüncü hariç diğer ikisini reddecek diğer kimi müslümanlar da biri veya ikiyi reddetecektir. Materyalist ve naturalist biriyse muhtemelen bir ve üçü redddecek, olası tek bilgi kaynağının bilim ve empirik gözlem olduğunu savunacaktır. Zamanının tümünü heykel yaparak yahut şiir yazarak geçiren bir sanatçıysa ikiyi veya üçü belki de ikisini birden reddecektir. Dolayısıyla bu ayrımı savunan bir insanın, epistemoloji üzerine kafa yoran neredeyse herkesle karşı karşıya gelip görüşlerini savunabilecek bir durumda olması gerekmektedir. Ben de bu yazıda kendi argümanlarımı güçlendirmeyi planlıyorum. Bu olası karşı çıkmaların ne gibi argümanlar getireceğine şu ana kadar gerek kitaplardan gerekse de bu fikirleri savunan insanlar aracılığıyla karşılaştığım için olabildiğince detaylı olmaya çalışacağım. 


    İkna edici argümanların yanı sıra bazı matematiksel yöntemler de kullanmayı planlıyorum. Örneğin, bu üçlünün birbirleriyle ikili ilişkilerini teker teker kanıtlarken poetik bilgi-bilimsel bilgi arasındaki ilişki sorununu çözmek için İslami Bilgi'yi bir köprü olarak kullanmayı düşünüyorum. (A ~ B ^ B~C ----> A~C) Burada A'yı poetik bilgi, B'yi İslami bilgi, C'yi ise bilimsel bilgi olarak almayı düşünüyorum. Dolayısıyla, A ~ B ile B~C ilişkilerini kanıtlayabilirsem poetik bilgi ile bilimsel bilgi arasında da bir geçit kurabileceğime inanıyorum. Daha öncesinde bilimsel bilgi ile poetik bilgiyi bir Möbiüs şeridinin iki yüzü gibi düşünmüştüm. Fakat elbette ki Möbiüs şeridinin sadece bir yüzü var, dolayısıyla bir yüzde yeterince yürüyen bir karınca herhangi bir sınıra çarpmadan "diğer" yüze ulaşabilir. Buradaki kritik nokta elbette ki "yeterince" yürümek, dolayısıyla yola yeni çıkmış birinin bu bağlantıyı anlayamaması gayet doğal. Konuyu fazla dağıtmadan şunu da söylemem gerekiyor, bu bağlantıların kurulabilmesi için elbette ki öncelikle bağlantısı kurulan şeylerin var olduğu kanıtlanmalı. Dolayısıyla olay sadece bağlantı kurmaktan ibaret değil. İlk olarak poetik bilginin varlığından başlamak istiyorum.


    Poetik bilgi nedir? "Poetic" kelimesinin tanımıyla başlayalım: 'having an imaginative or sensitively emotional style of expression'. Burada üç kelime göze çarpıyor, 'imaginative', 'emotional' ve 'expression'. Dolayısıyla poetik bir ifade, her şeyden önce bir 'expression', bir içsel dışa döküm yani içten başlayıp dışa doğru hareket eden bir süreç. Daha şimdiden bilimle ne kadar farklı olduğunu anlayabiliyoruz. Fakat elbette ki kaynakları itibariyle içsel olduğu iddia edilen poetik eserler bile büyük çoğunlukla dıştan besleniyorlar, gözlemler ve betimlemeler işin çok net bir parçası. Fakat gözlemlerin ve betimlemelerin amacının genelde bilgi vermek olmadığı da açık, dolayısıyla tekrar edilebilir ve açıkça anlaşılabilir bir tarafı yok bu geleneksel anlamda bilgi vermeye çok yakın olan sürecin. Materyal bilimci bir adamın betimlemesiyle farkı düşünebilirsiniz. Fakat burada, göz ardı edilemeyecek kadar önemli bazı detaylar var, imaginative kelimesi bence en önemlisi. Orada duran bir masanın olası formları üzerinde gezinen ve kendi istediği için nesnel gerçekliği eğip bükebilen bu imaginative aktivite, hiç kimsenin daha önce göremediği ve varlığı şüpheli bazı detayları da bize aktarabilmektedir. İşte bu detaylar ve bu detayların bir araya gelerek oluşturduğu bütün bize poetik bilginin varlığını göstermektedir. Tanpınar genç bir kıza yazdığı mektubunda kendi çocukluk dönemine dair şöyle bir anıya yer verir:

"Bu evle yandaki evin arasındaki boşluktan yine güneşin bütün bir saltanat içinde dinlendiği durgun denizi gördüm. Hiçbir şey insana bu kadar yakın ve buna rağmen ezici şekilde güzel olamazdı. Manzara, söylediğim gibi, benim için yeni değildi. Gideceğim evin denize bakan herhangi bir yerinden Nail ile dama oynadığımız taraçadan da görebilirdim. Fakat o anda yeni bir şey gibi görüyordum. Bir iki dakika büyülenmiş gibi bu manzaraya baktığımı hatırlıyorum. Denizin ve aydınlığın dersi miydi? Böyle olsa bile o anda zihnimde herhangi bir vuzuh yoktu. Sadece mühim bir şey olduğunu biliyordum. Zaten gördüklerimi zihnî hayatıma nakledebilecek bir bilgim yoktu.Çocuk denecek seviyede ve sadece roman okumayı seven bir adamdım. Bununla beraber, çözülmesi gereken psikolojik bir muamma karşısında bulunduğumu ve bunun benim gördüğüm şeyle kaynaşan şey arasında halledileceğini sezdim. Bu manzaranın sırrını çözebilsem, çözersem, çözebilirsem kendim için her şeyi halletmiş olacağıma kani idim. Fakat henüz çare ve fırsatlara sahip değildim. Bu ancak büyülenme kelimesiyle anlatılabilecek bir histi. Fakat galiba bu da yetmez, hakikat şu ki, üzerimde bir türlü çözemediğim bir sır, gelecek zamana ait bir ders tesiri yapıyordu." Bu alıntıyı buraya eklememin nedeni aslında Tanpınar'ın burada kapıldığı o çözme isteğinin, o önemi kavrama için yanıp tutuşmasının bence tam olarak poetik bilginin sınırlarına gelmesi ve öğrenme isteğiyle kavrulmasıyla alakalı olmasıdır. Ortada çözülmesi gereken bir psikolojik muamma vardı çünkü bu estetik duyumun hem insanın kendisine karşı hem de estetik duyumunu aldığı nesneye karşı çok şey anlattığı anlaşılıyordu. İnsanın kendisini tanıması için sahip olduğu en güçlü araçlardan biri bu estetik algı aslında ve Tanpınar'ı hayatını adamaya karar verdirecek düzeyde güçlü duyumsanabiliyor. Birkaç itiraz aklıma geliyor şu anda:

    "Bir şeyin duyumsanıyor olması onun bilgi olduğu anlamına gelmez. Bu anlama gelse de bu bilginin önemli olmasını zorunlu kılmaz. Örneğin çay içerken ağzın yanması çayın sıcak olduğunu gösterir bir bilgidir, fakat pratik veya teorik anlamda neredeyse hiçbir değeri yoktur. Dolayısıyla, denizi izlerken heyecan duyan bir şairin duyumsadığı şey poetik bilgi olarak yeni bir kategoriyle adlandırılacak kadar değerli değildir,ufak bir dalgalanmadan ibarettir. Bir şairin hayatını buna adaması da önemine dair bir kanıt değildir, hayatını kumara adayan çok zeki insanlar da bulunuyor sonuçta ama kimse buradan yola çıkarak kumarın bir bilgi kaynağı iddiasında bulunup kumarsal bilgi diye bir alan açmıyor."

Gayet makul bir itiraz fakat kaçırdığı nokta poetik bilginin kapsamı ve gücü. Tarkovsky'e başvuralım:

"Sanatın amacı, insanın kendisine ve çevresindekilere bu gezegende ne aradıklarını, neden yaşadıklarını, varlık sebeplerinin ne olduğunu açıklamaktır. İsterseniz açıklamak yerine, insanlara bu soruyu sormak, onları bu soruyla yüzleştirmek de diyebiliriz."

Dolayısıyla poetik bilgi bizi sıradan soruların ve sıradan bilgilerin çok ötesinde bir noktayla birleştirir, kapsamı insanın ulaşabileceği son noktalara ulaşır. Peki gücü var mıdır? İnsanı varoluşun en temel noktalarına taşıyan bu aracın başıboş gevezelikten farkı var mıdır? İşte bu noktada sanırım sanata inanmanın ve duyumsamak için çabalamanın zorunlu olduğu kanısına varıyorum. Konu buraya gelince burun kıvırmaların artacağı da muhakkak, fakat ne İslami bilgi ne de bilimsel bilgi insanlar ona inanmadığı sürece inanmayan insan için bir anlam ifade edecektir. İslami bilgi için bu nokta açık, peki ya bilimsel bilgi? Bilimsel bilgi yoluyla yapılmış bir ilacı kullanmayan ve faydasını reddeden bir hastayı düşünebilirsiniz, elbette ki bilimsel bilgi ona inanan insan sayısına göre şekillenmez(bu da şüpheli bir konu ve üzerine eğileceğim.) fakat bir insanın bilimsel bilginin dallarını ve detaylarını anlayabilmek için sağlam bir eğitimden geçmesi ve süreçteki pürüzlerin giderilebilir olduğuna inanması gerekir. Bugün quantumdaki içsel sıkıntılar insanların quantuma inanmasını engellemiyor, çözmek için uğraşmaya yöneltiyor. Benzer bir durum poetik bilgi için de geçerli, insanlar sanatsal faaliyetler sonucu bulduğu / edindiği bilgilerin kendileri ve dünya üzerindeki değişimlerine ancak inanarak ulaşabilirler. Güzellik duygusunun da şiddetli bir inançla sağlam bir bağı vardır. Dolayısıyla poetik bilgi araştırdığı hususlar itibariyle kimilerine muğlak gelse de ne önem, ne kapsam ne de güç açısından zayıf değildir, sanata olan inanç ve düzenli bir birliktelik bu anlayışın kuvvetlenmesine yol açacaktır. 

26 Şubat 2024 Pazartesi

Reflection 7: SNA103 günlükleri

27 şubat 2024 saat 02:26, SNA103 günlükleri

İçimde bir şeyler birikiyor ve ben bunları yazıya dökerek anlamlarına bir kısıtlama ve açıklık getiriyorum. Belki de sallandığında bile duyulsun istiyorum sesini ağacın kim bilir. Alanya sokaklarında yürüyorum, sesimi dalgalara bırakıp kale surlarını adımlıyorum. Sınırsız bir manzara içimdeki sınırsızlığı bana hatırlatıyor ama ölüme olan inancım da her zaman içimde kıpırdamayı sürdürüyor. Bir şeyler yazmam gerekiyor ve o kıpırtıyı durmadan hissettiğimde neden zorlandığımı bilmeden yazmakta güçlük çektiğim dönemler oluyor. İzmir sokaklarında yürüyorum, Kordon'da bir kafede gece yarısı kahve içip durgun saatleri izliyorum, düşünmek için düşünüyorum belki de. Durgun saatlerin ve zamanın kıyasıya betona döküldüğü bir yerde akışı kare şeklindeki dalgaların gümbürtüsü ile algılamaya çalışıyorum. İçimde sınırsız bir döngü var, Konak'ta iskeleye yanaşan vapurlara binmiyorum fakat gittikleri yerleri hayal etmeyi seviyorum. Konyaaltı'na giden nostalji tramvay yolunda hızlı adımlarla geziyorum, kulağımda acı dolu bir şarkı ama içimi ısıtan güneş ve bazı farkındalıklar var. Yağmurun yağmasını ve dinmesini istiyorum, gecenin sahile inmesini ve güneşin durmaksızın kollarımı yıkamasını. Taşlar topluyorum ama bunlar Jung'un taşları değil, onları daha çok birer müze sakini olarak algılıyorum. İzmir'de arkeoloji müzesi geziyorum, insanlığın mitleri ve benim mitlerim iç içe geçiyor, zamanın akışını ve durgunluğunu algılıyorum, gelişimi ve sessizliği, çağı ve çağların tortusunu üzerime sürüyorum, kısa süre sonra bir nergis kokusu siniyor bana. Yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum. Cümlelerin hakkını vermek için yürüyorum, içimde yalnız yalnızlık varken Stavrogin ne demek onu öğrenmekle meşgul ediyorum kendimi. Anlamlar yüklüyor sonrasında vazgeçiyorum, yüklediğim anlamları geri çekiyorum ve sonra aylar yıllar sonra tekrar bahşediyorum. Rumelifenerinde bir meteor düşüyor ve altında düşüncelere dalıyorum, hayatımda bir meteor kadar bile durmayan insanların hüznünü duyuyor ve yarınsız insanların gecelerini anlamak için denize uzun uzun bakıyorum. Karadenizin hırçınlığı beni ürkütmüyor ama o çılgın dalga sesleri insanı ürpertiyor. Sabiha Gökçene gitmek için metroya biniyorum, bir saati doldurmak için ne yapsam diye düşünürken vardığımda düşünmenin ne kadar anlamsız olduğuu fark ediyorum çünkü zaten bütün bu yol düşünmek içindi. Kimine varıyor kiminden uzaklaşıyorum, İlişkileri bitiriyor yenilerine başlıyorum, sıkılıp insanlardan kopuyor ve yeni insanlar aramanın değerini sorguluyorum. SNA 103te oturmuş düşünüyorum ve yazıyorum.

12 Şubat 2024 Pazartesi

Reflection 6: Tanrı'yı kanıtlamak

 13 şubat 1.58: Tanrı'nın varlığını kanıtlamak üzerine düşünceler:


Bugün Mustafazadenin ofisinde kendisi 14 yaşındayken üniversitede din eğitimi alan insanların ona Tanrı'yı kanıtlama çabasının nasıl başarısızlığa uğradığını anlattı. Bir şeyin kanıtlanması için bir aksiyom sistemi gerektiğinden ve o kanıtlanması gerekenden daha temel tanımlara sahip olunması gerektiğinden bahsetti. Örneğin, eşkenar üçgenin varlığını kanıtlamak için noktaların ve doğruların var olduğunu kabul etmek gerekiyor. Dolayısıyla Tanrı'nın var olduğunu kanıtlamak için de Tanrı'yı oluşturan tözlerin kabulu gerekiyor fakat Tanrı'yı oluşturmak söz konusu olamayacağı için standart mantık kurallarıyla Tanrı'yı kanıtlamak mümkün gözükmüyor şeklinde ilerleyen bir düşünce zincirinden bahsediliyor bu noktada. Bu zincirin halkalarını kırmanın bir yolu, Spinoza'dan geliyor: Spinoza Tanrı'yı tüm tözlerin toplamı olarak tanımladıktan sonra makul birkaç aksiyomla beraber tanımlandığı şekliyle Tanrı'nın var olmasının zorunlu olduğunu kanıtlıyor Ethica'da. Fakat Tanrı'yı tözlerin toplamı olarak tanımlamak da gözüme doğru gözükmüyor, Tanrı akla gelebilecek ve tanımlanabilecek her şeyin toplamından daha fazlası olmalı, uncountable ötesi bir noktada olmalıyız, Spinoza bence discrete bir Tanrı anlayışına yöneliyor böyle bir tanıma girerek fakat İslamiyetteki Tanrı anlayışımız continuos ötesi bir noktada, dolayısıyla Tanrı'nın tanımını bu şekilde almak tanım aksiyom zincirinin kırılmasına farklı bir şekilde yol açmış oluyor. Aksiyomatik zincirlerin zorunlu tuttuğu well definedness da aslında bize sorun yaşatan başka bir nokta, Tanrı'nın matematiksel anlamda well defined olması da mümkün gözükmüyor bana. İşte tam da bu nedenle, uzun yıllar önce daha lisede sınava hazırlandığım dönemde izlediğim Kagan'ın ölüm felsefesi üzerine kendi dişüncelerimi hatırlıyorum, Kagan'ı Tanrı'yı görmek için uzunca bir kule inşaa edilmesini emreden adama benzetmiştim, aksiyomatik zincirlerle yükselmek de bana bunu anımsatmıştı, Tanrı'nın isimlerinden birkaçını bu yolla görmek mümkün olsa da eninde sonunda 1+1in 2 etmediği domaine girmiş bulunuyorsunuz:


Doğu da Allah'ındır, batı da. Artık nereye dönerseniz dönün, orada Allah'a dönmüş olursunuz. Şüphe yok ki Allah'ın lütfü, rahmeti boldur, o her şeyi bilir.(Bakara-115)


İnsan, kanıt merdivenlerini tırmandıkça ve tefekkürde ilerledikçe Allah'ın sıfatlarına ulaşır, sıfatlardan Allah'a giden yollar ve Allah'tan sıfatlarına giden yollar olduğu için o noktadan sonrası artık gönül gözüne hitap eder. Dolayısıyla Tanrı kanıtlanamaz fikrine bu nedenle katılmıyorum, Allah'ın sıfatları kanıtlanabilir ve sıfatlardan Allah'a gitmek artık gönlün işidir.



10 Şubat 2024 Cumartesi

Reflection 5 : Donuksallık ve Collapse

 11 şubat 2024, 00:49 , donuksallık ve collapse üzerine düşünceler:


Kafka üzerine eğilmeye başladıktan sonra zihnimde oluşturduğum kafka resmini ve kafkaesque kelimesinin yorumunu çok beğendiğimi itiraf etmeliyim, bu konsept tuvaline boyadığım resmi o kadar çok sevdim ki başka renklerin varlığını görmezden gelmeye başladığımı hissediyorum. Şu anda şatoyu okuyorum ve okumaya devam ettikçe kafka hakkındaki düşüncelerime uymayan unsurlar gördükçe fark ediyorum ki yeni bir mental picture hazırlamak bu uymayan parçaları göz ardı etmekten çok daha zor, dolayısıyla kolaylığa kaçtığım oluyor sık sık. Bu Kafkaya özel bir durum değil, collapse of the state of mind diye adlandırıyorum bu durumu, zihnimiz birçok fikrin muhteşem ve müreffeh süperpozisyonundayken zihnimizi sabitlediğimiz düşünceler collapse of the state of mind'e yol açıyor ve kuantumdaki gibi geri dönüşü bazen imkansız bazen çok zor olan bir yola geliyoruz. Fikirleri yeniden inşaa etmenin zorluğu, yapılan bir binayı yıkmanın veyahut birkaç katını bozmanın getirdiği hafif sinir ve melankoli karışıyor içimize. Fakat bu her zaman kötü bir şey olarak düşünülmemeli, uzun zaman önce yobazlığın insanlığın devamı için şart olduğunu düşünmüştüm, düşünceleri ruhu ve hayatları stabil olan insanların varlığı toplum denen devasa yaratığın ilerlemesi için zorunlu, aracın yakıtı gibi bu insanlar, arada çıkıp ayrılanlar ise yön değiştirmek için kullanılıyorlar. Fakat hep aynı yönde gitmenin getirdiği ilerleme hissinin kıvancı elbette ki bazen sağdaki mor menekşeli yolun daha iç açıcı olduğuna dair olan o iç ürpertici sezgimizi yenemiyor ve hafif bir huzursuzluk haliyle kaplanıyoruz. Kafka okumak bunları düşünmek için son derece zengin bir deneyim, zemini kaygan bir balçıktan oluşan saçma,komik ve korkunç bir dünyada yol almanın getirdiği düşünsel serbestinin bir sonucu aslında bu özgürlük. Düşünmek için sınırsız vakit var, yaşamak ve ölmek için de. Şatonun yaşandığı köyde zamanın aktığına dair bir belirti yok, Kafka özellikle söylemek zorunda hissediyor kadastrocunun kaç gün önce geldiğini. Bu dünya, Agatha Kristof'un Dün'ünde geçen tarla anımsamalarına benziyor bazen fakat yoğun bir komedi unsuru peşimizi bırakmıyor, Jokerimsi bir kahkaha. Böyle bir dünya hakkındaki görüşleri önceden sabitlemenin okurken pekiştirme gücü var fakat bir kez düşünclerinizi kritik etmeye başladığınızda zemin sallanmaya da yöneliyor. Dolayısıyla düşünceler de kayganlaşıyor, bir hayvanın aritmetiğine benzemeye başlıyor dünya görüşü. Bu dünyadan bir çıkış yolu çizmem gerek, fakat iyi bir dünya tasviri yoluyla değil, tam tersine, iyi bir dünyanın da aynı kaypaklığa yol açabileceğini gösterdikten sonra olmalı bu.

8 Şubat 2024 Perşembe

Reflection 4: Kafkaesque

 7 şubat 23:08, Kafkaesque:


Kafkaesque kelimesi uzun süredir sık sık düşüncelerimin arasına karışır, uygun seçilmiş bir kelimenin düşünme sürecini kolaylaştırdığının net bir kanıtını oluşturuyor bence. Ne olduğunu bir türlü anlayamayan bir ana karakterin varlığı, anlamlandıramadığı düzenlerin içinde eriyip giderken bütün sorgulamaları da boşa gitmektedir. Durmaksızın çarkları dönen bir makinenin içinde makinenin nasıl ve neden çalıştığını anlayamadan öldüğünü ve çürüdüğünü hisseden karakterler yaratmayı başarmıştır Kafka, kimi zaman bu karakterler savaşmaya çalışsa da en büyük sorun savaşılacak düşmanın belirsizliğidir ve aynı şekilde bu düzende dostlar da belirsizdir. Kafkanın bir avukat olması ve hayatının önemli bir kısmını kağıtlar üzerinde ne idüğü belirsiz şeylerle çalışarak geçirmesi bu karanlık dünya görüşüne sürüklenmesinde elbette etkilidir, Poseidon üzerine düşünceleri de bunu kanıtlamaktadır fakat Kafka yalnızca modern dünyanın ve modern bürokrasinin altında ezilen insanlar yaratmamıştır, Kafkaesque dünyanın iç duvarları kağıttan olsa da dış duvarları evrenin ta kendisidir, ya da daha net olursak karakterin algılayabildiği kadarıyla evren diyebiliriz. Bu karakterlerin içinde bulundukları sıkıntı halinin temel kaynağı onların duyduğu kozmik buhrandır, kurtarıcıya olan inanç eksikliği ve kendi hayatlarında başkalarının esiri olmanın getirdiği hayatın anlamsızlığı düşüncesi. Kafka'nın bürokrasi yoluyla evrenin karamsar bir portresini çizmeye çalıştığını düşünüyorum, O yaşadığı inanç ve anlam eksikliği nedeniyle evrendeki kararları da anlamlandıramıyor ve bence tam da bu nedenle onları ne olduğu anlaşılamayan bir dava sürecine benzetiyordu. Edebiyat ve sanat tarihi boyunca sıklıkla sorulan kötülük problemi ve anlamın varlığı gibi sorulara verdiği sanatsal bir olumsuz cevaptır bence Kafkaesque dünya tasarımı, dünyanın anlamsızlığına ve insanın yaptığı eylemlerin etkisizliğine olan inancını oluşturduğu karamsar atmosferde başarılı bir şekilde işlediğine inanıyorum. Kafka'yı farklı kılan unsur bence iyilik ve kötülüğün ötesine varması ve mutlak anlamsızlık noktasına ulaşmasıdır, onun inancında evren/Tanrı iyiyi veya kötüyü ödüllenirmek veya cezalandırmakla ilgilenmez, ödül de ceza da yoktur ve her şey mutlak bir şekilde anlamsızdır, Nietzschenin kendisinden 40 yıl önce vardığı bu noktaya kendisi de varan Kafka, Nietzschenin aksine übermensch konseptine ilerlememiş, olduğu yerde kalıp Milena'ya bahsettiği o korkunç ruhsal sıkıntıları yaşamıştır ve Nietzsche gibi o da oldukça erken bir yaşta vefat etmiştir. Benim dikkatimi çeken bir nokta, anlamsızlığın kabulünden sonra ilerleyen Nietzschenin de ilerlemeyen Kafka'nın da sonrasında hayatlarında ve felsefelerinde en önemli noktanın bu anlamsızlık durumu olmasıdır, ben bu farkındalığı kalplerine saplanan bir hançer gibi düşünüyorum, Kafka o hançeri çıkarmakla uğraşmadı ve hançerle yaşamayı tasvir etti ve o şekilde öldü, Nietzsche ise hançeri çıkardı ama kan kaybından öleceğini düşünemedi.

7 Şubat 2024 Çarşamba

Reflection 3: Fantastik Hikayeler

 5 şubat 19.51, fantastik hikayeler üzerine düşünceler:


Doğu, Afrika ve daha nice primitive kabileler fantastik öykülerin ve mitlerin yuvasıdır, insan bilincine kavuşmaya başladıkça mitler de üretmeye başlamıştır, ya da mitleri algılayabilecek zihinsel kabiliyetlere sahip oldukça tarih yazımına girebilecek kayıtlara mitler dahil olmaya başlamıştır. Bu süreç kolektif bilinçaltının oluşumuyla paralel devam etmiştir, insanların zihinsel algıları geçen zamanla beraber değiştikçe mitler de değişmiş fakat belli başlı unsurlar sabit kalmıştır, Jung da bunlara arketip der. Benim ilgilenmek istediğim konu ise, 20.yüzyıl ile beraber yaygınlaşmaya başlayan fantastik hikayelerin ve süper kahraman filmlerinin bu süreç ile bağlantısını irdelemek. Dinlere ve mitolojilere olan inanç soğuk bir uzay parıltısına, kuru bir bilgisayar tıkırtısına dönüştükçe ve tarihselleşip hermeneutik eşliğinde yok oldukça insanlar kutsal ritüeller ve oyunlar inşaa etmeye başladılar, bunun bana göre en önemli örneklerinden biri fantastik dünyalar yaratımı ve süper kahraman filmleri. Mitolojik unsurlarla dolu bu dünyalar, eski dünyaların kahramanları, cadıları ve ruhlarıyla dolu olsa da artık onlar fantastik olduğu bilinerek okunur, her ne kadar bu bilgi okumaya daha başlanırken bile mevcut olsa da, bir süre sonra bu dünyalara tutkuyla bağlanan yeni insanlar çıkar, LOTR nerdlerini düşünelim mesela, bunların arasında ciddi oranda herhangi bir mitolojiye inanmayan materyalist insanlar da vardır fakat Middle Earth hakkındaki her detayı öğrenirler, tutkulu bir şekilde bilgi edinirler, her ne kadar inanmasalar da bu tutku düzeyi ilgi çekicidir. Bu saplantı hali, sıradan başka bir kurgu ile benzer değildir, örneğin ciddi şekilde dostoyevskiye bağlı olanların durumu oldukça farklıdır çünkü orada doğrudan gerçek hayata yönelik çıkarımlar söz konusudur ve genellikle karakterler de gerçek hayatta olabilmesi olanağına bağlı olarak beğenilirler. Fakat fantastik dünyalarda veya fantezi öğeleri içeren Dönüşüm gibi romanlarda halkın artık kaybetmeye yüz tuttuğu bir psyche kısmına hitap edilmektedir ve bence tam da bu yüzden popülaritesi ciddi şekilde artmaktadır. Hatta iddiamı biraz daha ilerletip şunu söylemek isterim: fantastik dünyaların halka hitab etmesi kolektif bilinçaltındaki mitlerle benzerliğiyle doğru orantılıdır, mitleri hatırlattıkça okunmaya olan zevki ve bilişsel tatmini arttırır. Bunun iyi bir örneği LOTR'da orkların topraktan ve çamurdan doğmasıdır bence, bu tarz unsurlar zihindeki mitlerle kesiştikçe insan kendi psychesinde daha derinlere yol alır, zaten fantastik dünyalarda da derin tüneller, yeraltı gibi unsurlar sıklıkla bulunur. Bunun yanı sıra, süperkahraman filmleri de bu noksanlığın doldurulmasında önemli yer tutmaktadır, günümüzde batıda inanılmaz derecede popüler olan Batman, Superman gibi filmler eski dünya mitlerinin unsurlarıyla dolup taşmaktadır ve o mitlerle bağlantısını yitirmiş şehrin insanlarına neyi kaybettiğini fark ettirmeden hatırlatmaktadır. Bu durumun faydaları olduğu kadar zararları da vardır çünkü insanlar her ne kadar fark etmeden mitlerle bağlantıları devam etse de, bu bağlantı doğrudan olmadığı için bu önemli bağlantıların eksikliğini net olarak değil ancak dolaylı yollarla hissetmektedirler ve bu da zihinsel tensiona neden olmaktadır. Ayrıca gerçek mitlerin de aynı bugünkü mitimsiler gibi yalnızca insan eliyle yapıldığı gibi bir yanlış anlaşılmaya neden olmaktadır. Fakat ne olursa olsun, bu bağlantının kesilmemesinin ileride daha kuvvetli zihinsel yolculuklar için faydalı olacağını düşünüyorum.

Reflection 2:Psikoloji

 4 şubat 2024, saat 5:23


Psikoloji üzerine düşünceler: Psikoloji üzerine düşünmek gördüğüm gözü görmeye çalışmam gibi, seventh sealda ölümü rahip sanan şovalye boşluk bir ayna orada kendimi görüyorum der, psikoloji üzerine düşünmek reflexive bir faaliyet olduğu için boşluk düşüncesi de psikolojiye dahil olmalıdır çok temel bir yönden. Fakat bugün düşünmek istediğim nokta farklı, uzun süredir aklımı meşgul eden bir fikir var: psikolojinin gelişmesindeki altın çağın 20.yüzyıla rastlamasının tesadüf olmadığına dair inancım. Newton olmasa kalkülüs 100 sene gecikirdi lafı doğrudur bence, fizikteki gelişmeler daha insan kaynaklı, çağın çığı daha nadir görülüyor, fakat psikoloji tam olması gereken yerde büyüdü ve çağ onu hareket ettirdi. Neden böyle düşünüyorum: insanın kendi zihinsel faaliyetleri ve ruhsal hali üzerine düşünmesi için çok güçlü bir benlik duygusuna ihtiyacı var, bu benliğin tamamı kendine ait olsun olmasın, kişi bu benliğin ne kadarının kendine ait olduğunu fark edecek bilişsel farkındalığa sahip olmasa bile bu benliğin varlığı şüphesiz gerekli. Yalnızca bu da değil, insanın ruhsal hali üzerine uzun gözlemler yapması ve gözlerini içe çevirmesi ciddi bir boş zaman da gerektiriyor, fiziksel olarak yorulduğu miktar azalan insanlığın artık daha çok doğa yürüyüşlerine, futbola ve daha nicelerine vakit ayırdığı bir dönemde şahlandı psikoloji, yani 2.dünya savaşı sonrasında. Eskiden delilerin yakıldığı doğruydu fakat onlardan metafizik bir korku duyulur, adları anılmazdı şimdiyse delilik artık çok satan romanların ve filmlerin en önemli konusunu oluşturuyor. İnsanlar artık enerjilerini kendi psychleri ile savaşarak veya psychlerinin gitmek istemediği yollara onu sürüklemeye çalışarak harcıyorlar. Psikoloji doyuma uğramış insanlığın gözdesi artık, kliniklerde zengin beyaz insanlar gözleniyor genelde. Bunun istisnası olarak Jung'u verebilirim antropolojik yaklaşımı nedeniyle fakat bunun dışındaki ekollerin tamamı hiyerarşinin üst basamaklarının haritasını oluşturuyor. Bir de psikolojinin ne amaçla kullanılması sorunu var, halk için psikoloji mi yoksa psikoloji için psikoloji mi? Dostoyevski kesinlikle birinci ekoldendi, ikincisinden olduğu sanılsa da. O, din ve sevgi yoluyla ehlileştirilmeyi savunurdu fakat şimdiyse yalnızca saf delilik edebiyatın ve sanatın konusu, delilik için delilikten daha fazla tutan bir konu yok. Doyuma uğramış insanlık ruhsal sağlığa da doydu, artık insanlar sadece kendileri hakkında düşündüklerini sanıyorlar fakat gördükleri ve düşündükleri kendileri değil çünkü benliklerine gelene kadar yüzlerce katman yalan, boya ve olmadıkları insanların hikayeleri kaplamış onları. Kafkaesque bir dünyada yaşadığını iddia ediyorlar fakat bu dünyanın en büyük tüketicileri yine onlar çünkü artık onların hayatındaki ilgi çekici tek şey bu kafkaesque davanın sonucunu beklemek, sonuç olmadığını bile bile. Psikolojinin gereksiz olduğunu iddia etmiyorum tabii ki fakat insanların kullandığı şekliyle psikoloji bir saçmalıktan ibaret, kendi kendini besleyen bir delilik furyası ve baştan sona bir kafkaesquelik hali. Bunun çözümü dinsel ve metafizik sanatı yeniden kazanmak, deliliğin ehlileştirilmesi ve sislerin çözülmesi, davanın yargıcını öğrenmek, sanıkları bilmek ve mahkeme salonunun dünya olduğunu fark etmek.

Reflections 1:İntihar

 Saat 4.35, 3 şubat 2024, intihar üzerine düşünceler:


İntihar taklit edilmesi ve yaklaşılması en imkansız hayat deneyimidir. İradenin ulaşabildiği son noktadır fakat irade sizi bir noktadan sonra bırakmak zorundadır, o bıraktıktan sonra kalan yolda artık kendiniz olmaktan çıktığınız bir uçuruma gelmişsinizdir. İntihara diğer hiçbir olayla yaklaşmak mümkün değildir çünkü ölümün kasvetli uçurumu geri dönülemezliğin sonsuzluğunu diğer olaylarla arasına teklifsizce ve korkusuzca sunar, öteki tarafa dair bilinen tek şey iradenin gidebildiği o noktaya gidenlerin savaşçıları ölüp de kendileri dönen yaralı atlara benzeyen yazdıklarıdır, bu atlar dilsizdir ve asıl anlatılabilecek olanı asla anlatamazlar, yolun bittiği noktadan bize söz getiremezler, bu sözlerin yapabildiği tek şey içimize sığdırdığı ürpertidir. 

İntiharın binlerce çeşidi vardır, anlık ve yüz yıllık intiharlar bu spektrumun zamansal uçlarını oluştururken bir de teleolojik açıdan uzun analizler de sunulabilir, psikiyatrik bozukluklar her zaman işin başka bir ucunda gezinirler. Bu uçların her biri birbirine bağlı olsa da, bazı intihar çeşitleri sıklıkla göze çarparlar:

-İnanamama ama inanma isteği kaynaklı intiharlar : Kirillov ve Winter Lighttaki Balıkçı güzel örneklerdir.

- inanamama ve inancın olmadığını hissetmenin getirdiği dehşetin yol açtığı intiharlar: cioran ekolü, biraz da hemingway

-Failure kaynaklı intiharlar:say say bitmez

-Nedeni identify edilemeyecek kadar çok nedeni olanlar


Bütün intiharların ortak özellikleri olsa da örneğin ilk iki kategori bambaşka düzeyini oluştururlar insan zihnindeki geniş halkaların. Kirillovun intiharı özgür iradenin varlığının kanıtı olmak içindi fakat kanıt hipotezden önce geliyordu, dolayısıyla ortaya sunulan kanıt kanıtlamak istediği şeyin varlığından haberdar değildi. Neden böyle düşünüyorum: Özgür iradenin varlığını kanıtlamak ve Tanrı olmak için intihar etmek ancak yapıldığında yapıldığının bilincinde olduğumuz ve sonucu değiştirdiğimiz eylemin varlığını kanıtlarsak gerçek olabilir. İnsan özgür iradenin varlığını ancak bu şekilde kanıtlayabilir fakat intihar durumunda insan kanıtlamak istediği hipotezle beraber ölür, dolayısıyla kanıt diye sunulan ifade artık boşluğa hitab etmektedir. Dolayısıyla intihar felsefi anlamda hiçbir şeyin kanıtı olamaz çünkü iki ayrı dünyanın arasındaki kapıdır ve hiçbir dünyevi felsefe konusunda ne bir argüman olabilir ne de önerme. İkinci dünyayı ister dini bir yapı ister hiçlik olarak alın, bu dünyadan ontolojik olarak farklıdır dolayısıyla iki dünya arasında bir geçiş söz konusudur. Bu geçişin herkes için bir gün yaşanacağı doğrudur fakat insanın bunu bekleyecek sabrının olmaması da bir olasılıktır, kimi insanlar için kapılar odalardan daha ilgi çekicidir. Bu tip insanlar hakkında ne düşünmeli? Örneğin hemingway gibi bir adam, dünyada ilginç bir şey olmadığı için intihar etmiş değildir fakat sağlık sorunları nedeniyle yazamayacak duruma geldikten sonra dünyanın kendisi için anlamını kaybettiği için intihar etmiştir, anlam bizi odada tutan yegane şeydir, biyolojik unsurları bir kenara bırakacak olursak. İlginç olan şey, bu çılgın yaşama dürtüsünü yenecek kadar güçlü bir anlam yüklemenin histerik karşılığı, insanın yaşama olan tutkulu bağlanışının önüne konulan şeyler dini açıdan da önem taşır, insanın yaşamaya dair dostoyevskinin dediği gibi bir gözenekte 400 yıl yaşamaya olan sevgisinin önüne bir şey koyabilmek derin bir içsel farkındalık gerektirir, Autumn Sonata'da geçtiği gibi, insanların çoğu gerçeği görecek gözlere sahip değildirler ve bu iyi bir şeydir lafı belki de buna işaret eder, insanların çoğu neye inanırsa insanlar yaşama içgüdüleri her zaman diri ve sağlıklıdır, doğaları kirlenmemiştir ve yaban romanındaki köylüler gibi en çok kendilerinin yaşama zorunluluğunu düşünürler, işte bunun önüne bir şeyler koyabilmek ve onu yitirdiğinde intihara sürüklenmek:hemingwayin kaderi