4 Ağustos 2025 Pazartesi

Reflection 17: Babil

 İnsanların farklı diller konuşması gerçekten anlam aktarımının önündeki nihai engel olabilir mi? Babil kulesinin binlerce yıldır metafor olarak kullanımı, bu sorunun olumlu yönde cevaplandığına dair bir sezgi oluşturdu modern insanın bilincinde. Fakat bence anlaşılamazlık sorunu çok daha temel ve farklı dillerin varlığından bağımsız bir fenomene işaret ediyor :

anlaşılamamanın kendiliğindenliğine. 

Dilin insanın zaman ve mekan algısını şekillendirdiği bilinen bir gerçek, alfabe bile yeterli aslında bu tarz bir yönlendirme için. Dolayısıyla aslında bütün bir uzayzaman algısı insanın zihnini şekillendiren dilin etkisi altında. Örneğin zamanın akış yönü algımızda harflerin yazılış sırasının etkili olduğu araştırmalarca incelenmiş. Fakat nihai anlaşılamama, yani sözün iletilememesini sadece buna bağlamak bence büyük bir kolaya kaçmadan ibaret. Zaman akmaya devam ediyor ve vektör nereye dönerse dönsün bütün bu yönelimler birbirine süreklice çevrilebiliyorlar.


Algının farklılığı mesajın alınmasını engellemek zorunda değil, bu adeta JPG formatında gönderilen bir muz resmini PNG'ye çevirdiğimizde kaybolan birkaç piksellik enformasyonun muz'un algılanmasını engellediğine inanmaya benziyor, PNG'ye çevirirken muzu döndürebiliriz hatta görüntü kalitesini de bozabiliriz fakat nihayetinde muz iletilecektir. Büyük manzaraları da küçük parçalar halinde iletebileceğimize inanıyorum, dolayısıyla enformasyon çevirim sürecinde anlaşılabilirliğini yitirmez, tam tersi muz'un muz olarak algılanmadığı noktada anlaşılırlık kaybolacaktır. Bunu destekleyen temel gözlemim, anlaşılamazlığın genelde hatta neredeyse tamamen aynı dili konuşan insanlar arasında olmasıdır. Farklı dil konuşan insanlar eğer biraz iki dilden birine hakimseler birbirlerini anlamak için yeterli çabayı ve dikkati gösterecek ve zihinsel yoğunlaşmayı sağlayacaklardır. Fakat aynı dili konuşan iki insan, aynı fotoğrafa bakıyor olsalar ve büyük oranda o fotoğraf için aynı kelimeyi kullanıyor olsalar da anlaşmazlığın varlığı her daim mümkündür. Burada benim fikrim, insanların farklı nesneler arasında kurduğu bağların dilsel olarak net adlandırılmaması nedeniyle anlaşılamazlığın kaçınılmaz olduğudur, bütün bir tekil cisimler kümesini aynı kelimelerle adlandıran iki kişi, bu kümenin elemanları ve onları birbirine bağlayan ilişkiler hakkında konuşurken kaçınılmaz olarak adlandırılması net olmayan bir bölgeye girecek ve bu köprü anlaşmanın nedeni olması gerekirken anlaşılamazlığa kapı açacaktır. Anlaşılamazlık tekil cisimlerin isimlendirilmesi üstüne ortaya çıkan bir uzlaşım bozukluğu değil, nesnelerin arasındaki olağanüstü ilişkiler ağının isimlendirilemez karmaşıklığından gelir. Sonsuz bir sayı kümesi ile bu "sonlu" ağı teker teker tüm nöronlarına kadar isimlendirsek bile ortalama bir insanın zekası ne bu kadar yüksek bir hesaplama ne de hafıza kabiliyetine sahiptir. Dolayısıyla, anlaşılamazlık bir karmaşıklık sorunudur ve anlaşılamazlığın gerçek anlamı da dillerin bölünmesi değil dil içi dünyaların durmaksızın doğumudur.

4 Haziran 2025 Çarşamba

Reflection16: Arkeologlar

 Gel iki arkeolog olarak oturalım karşılıklı, aradan ve aramızdan geçen yılların yabancılaştırdığı iki meslektaş halinde inceleyelim kişisel tarihlerimizi. Yılların, insanların, düşlerin, gülüşlerin sızdığı zaman boşluklarını; anılardan devşirdiğimiz küreklerle kaldıralım da rüzgar tekrardan saçlarımızı aynı yöne düşürsün. Kendi tarihine yabancı kalmış bir küçük sürgün çiçek olmamak için kendime zihnimde yarattığım tarihimi gerçek kılalım mı? Nedir sahiden bu heykeller, kim koydu bu camdan sarayı ikimizin tam ortasına? Aynı filmin farklı sahnelerine bile sığamadık neden? Bir kilisede bağdaş kurmuş Staretz, uzaktan bizi izliyor, peki köyün imamı nerede? Gözlerin üşümüş, bakışların donmuş, kırılmışsın, pişmanlık denen illet bıraktı mı yakanı? Bu ömrünü hücrede geçiren, kumdan akıl hastanesinin delileri niye şiir yazıyorlar kanlarıyla duvarlara? Karanlık gecelerde ışıklı otoyolardan geçip vardığım donmuş göllerde imgen neden peşimi bırakmadı? Sana yazılanları hep başkaları okudu, sana söylenenleri duydu başkaları, şimdi bizzat sana söyledikçe anlamını yitiren kelimeler senin olmadığın günlerde nice kıvançla doldurdu gönlümün en serin köşelerini. Unutulmamayı, anlaşılmayı uman ve denizi seyreden şu martıyı yerinden koparıp atan dalgalar bir gün dinecek mi? Dağları titreten yağmur kelimelerimin kirini söküp attığında içini parçalamış cümlelerimin zehri geçecek mi bağrından? Peki hafızamın en uzak köşelerine kadar sinmiş varlığın, var olmadığın anılara bulaşmayı ne zaman bırakacak?

10 Mayıs 2025 Cumartesi

reflection15: loose boundaries

 fotoğraf çekmek nedir? uzayzamanın bir anını, zaman ve uzamın bir boyutunu yok ederek bir düzleme nakşetmek. nihayetinde bir projeksiyon hareketi, var olanı indirgeme ama bilgiyi saklama çabası, bir hologram. ilgimi çeken nokta şurada başlıyor, beyazımsı göğü de içeren bir fotoğrafı beyaz bir düzlemle kaynaştırdığımızı hayal edelim. iki adet iki boyutlu nesneyi göğüs göğse birleştiriyoruz. göğün bir anda arkadaki beyaz düzlemle özdeştiğini ve detayların kaybolduğunu anlarız, bilgi yitmiştir ve gök artık yapay ve arıtılmış o beyaz boşluğun fotoğrafın içine sızan kısmıdır. dolayısıyla iki boyutu kaybetmenin yanında, bir de ince detayları da yitirdik, fotoğraftan geriye ne kaldı diye sormak mümkün. yahut soruyu şuna çevirelim, beyaz bir düzleme konduğunda detayları kaybolan bir nesnenin gerçekte detayları olduğundan söz edilebilir mi? hemen sorumuz yeni bir soruya yol açıyor, gerçek burada tam olarak nerede? zaten 2 boyutu yitmiş bir anın, boyutsuzluğunun derecesi midir reflectionlara konu olan? ama hayır, burada mesele, hiçliği boyayan boyasız kalmış detayların hiçlikten ayırt edilemez hale gelmesine rağmen hiçlik haline gelmemesidir. sanat aslında hiçliği boyamakken, realite fotoğraftan taşandır, göğüs göğse çarpıştıklarında sanat realitenin içine sızar, onu değiştirir ve onunla genişler lakin realite, olmakta olan varlığının akışıyla müsemmadır, dolayısıyla Dasein fotoğrafı yahut videosu çekilemez olandır, hologramı dahi yapılamaz. şiir aslında 4 boyutlu dünyamızın, zihinsel boyalarla keskin uçlarının yumuşamasıdır, şiir teklifsizce dünyaya sokulur ve onun parçası haline gelir, lakin dünya her daim vardır ve yumuşamayacak uçtaki sertlikleriyle kendini şiirden ayırır. 

24 Ocak 2025 Cuma

eve dön kalbine dön

 eve dönmek ne mümkün

ben evimi her an ve her daim sırtımda taşırken

gittiğim her yerde kendimi arayıp ve her bir an kendimi bulurken

kalbime nasıl döneceğim, yollardan öte bir arayış bu. kalıplar boynumu sarıp sabahı aradığım ilk ışığı beklediğim gecelerde nefessiz kaldığımda boğazımı yırtan haykırışlarımı duyacak mısın? kelimeleri özensizce fırlatışım yüzüne bir tokat gibi çarptığında uyanacak mısın yıllardır ürkerek ve titreyerek inlediğin boz bulanık uykundan? sana senden haber versem bana inanacak mısın? hayır, geceyi ve zincirleri boğazımdan çıkarıp sabaha ulaştığımda, bu mektubu sana ulaştırsın diye bir şahine vermeyeceğim, kendi ellerimle yazdığım satırları kendi ellerimle yakacağım ki kelimelerin küllerinden yayılan koku bir an olsun arttırsın nabzını. anlamazsın, anlatmam, sabahı beklerim ve öğrenirsin, öğreneceksin. öfkemi içimde çokça çevirip kıyılarına bir mızrak gibi sapladım yıllarca fakat bakışlarımdan çıkan karartıyı sen anlamadın. ben özgürlüğün ayak seslerini ense kökümde bir hançer olarak duyumsadım, bunu geceye ve duvarlara en çok da dalgalara anlattım, kelimelerim tükenmedi ama çokça yoruldum, bileğimdeki zincirler gevşediğinde daha çok daha derinden aradım sensizliğin anlamını. bütün bunlar gelip geçici, sarıyerde zamansız bir ayaz değil midir beni senden inciten?