26 Şubat 2024 Pazartesi

Reflection 7: SNA103 günlükleri

27 şubat 2024 saat 02:26, SNA103 günlükleri

İçimde bir şeyler birikiyor ve ben bunları yazıya dökerek anlamlarına bir kısıtlama ve açıklık getiriyorum. Belki de sallandığında bile duyulsun istiyorum sesini ağacın kim bilir. Alanya sokaklarında yürüyorum, sesimi dalgalara bırakıp kale surlarını adımlıyorum. Sınırsız bir manzara içimdeki sınırsızlığı bana hatırlatıyor ama ölüme olan inancım da her zaman içimde kıpırdamayı sürdürüyor. Bir şeyler yazmam gerekiyor ve o kıpırtıyı durmadan hissettiğimde neden zorlandığımı bilmeden yazmakta güçlük çektiğim dönemler oluyor. İzmir sokaklarında yürüyorum, Kordon'da bir kafede gece yarısı kahve içip durgun saatleri izliyorum, düşünmek için düşünüyorum belki de. Durgun saatlerin ve zamanın kıyasıya betona döküldüğü bir yerde akışı kare şeklindeki dalgaların gümbürtüsü ile algılamaya çalışıyorum. İçimde sınırsız bir döngü var, Konak'ta iskeleye yanaşan vapurlara binmiyorum fakat gittikleri yerleri hayal etmeyi seviyorum. Konyaaltı'na giden nostalji tramvay yolunda hızlı adımlarla geziyorum, kulağımda acı dolu bir şarkı ama içimi ısıtan güneş ve bazı farkındalıklar var. Yağmurun yağmasını ve dinmesini istiyorum, gecenin sahile inmesini ve güneşin durmaksızın kollarımı yıkamasını. Taşlar topluyorum ama bunlar Jung'un taşları değil, onları daha çok birer müze sakini olarak algılıyorum. İzmir'de arkeoloji müzesi geziyorum, insanlığın mitleri ve benim mitlerim iç içe geçiyor, zamanın akışını ve durgunluğunu algılıyorum, gelişimi ve sessizliği, çağı ve çağların tortusunu üzerime sürüyorum, kısa süre sonra bir nergis kokusu siniyor bana. Yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum. Cümlelerin hakkını vermek için yürüyorum, içimde yalnız yalnızlık varken Stavrogin ne demek onu öğrenmekle meşgul ediyorum kendimi. Anlamlar yüklüyor sonrasında vazgeçiyorum, yüklediğim anlamları geri çekiyorum ve sonra aylar yıllar sonra tekrar bahşediyorum. Rumelifenerinde bir meteor düşüyor ve altında düşüncelere dalıyorum, hayatımda bir meteor kadar bile durmayan insanların hüznünü duyuyor ve yarınsız insanların gecelerini anlamak için denize uzun uzun bakıyorum. Karadenizin hırçınlığı beni ürkütmüyor ama o çılgın dalga sesleri insanı ürpertiyor. Sabiha Gökçene gitmek için metroya biniyorum, bir saati doldurmak için ne yapsam diye düşünürken vardığımda düşünmenin ne kadar anlamsız olduğuu fark ediyorum çünkü zaten bütün bu yol düşünmek içindi. Kimine varıyor kiminden uzaklaşıyorum, İlişkileri bitiriyor yenilerine başlıyorum, sıkılıp insanlardan kopuyor ve yeni insanlar aramanın değerini sorguluyorum. SNA 103te oturmuş düşünüyorum ve yazıyorum.

12 Şubat 2024 Pazartesi

Reflection 6: Tanrı'yı kanıtlamak

 13 şubat 1.58: Tanrı'nın varlığını kanıtlamak üzerine düşünceler:


Bugün Mustafazadenin ofisinde kendisi 14 yaşındayken üniversitede din eğitimi alan insanların ona Tanrı'yı kanıtlama çabasının nasıl başarısızlığa uğradığını anlattı. Bir şeyin kanıtlanması için bir aksiyom sistemi gerektiğinden ve o kanıtlanması gerekenden daha temel tanımlara sahip olunması gerektiğinden bahsetti. Örneğin, eşkenar üçgenin varlığını kanıtlamak için noktaların ve doğruların var olduğunu kabul etmek gerekiyor. Dolayısıyla Tanrı'nın var olduğunu kanıtlamak için de Tanrı'yı oluşturan tözlerin kabulu gerekiyor fakat Tanrı'yı oluşturmak söz konusu olamayacağı için standart mantık kurallarıyla Tanrı'yı kanıtlamak mümkün gözükmüyor şeklinde ilerleyen bir düşünce zincirinden bahsediliyor bu noktada. Bu zincirin halkalarını kırmanın bir yolu, Spinoza'dan geliyor: Spinoza Tanrı'yı tüm tözlerin toplamı olarak tanımladıktan sonra makul birkaç aksiyomla beraber tanımlandığı şekliyle Tanrı'nın var olmasının zorunlu olduğunu kanıtlıyor Ethica'da. Fakat Tanrı'yı tözlerin toplamı olarak tanımlamak da gözüme doğru gözükmüyor, Tanrı akla gelebilecek ve tanımlanabilecek her şeyin toplamından daha fazlası olmalı, uncountable ötesi bir noktada olmalıyız, Spinoza bence discrete bir Tanrı anlayışına yöneliyor böyle bir tanıma girerek fakat İslamiyetteki Tanrı anlayışımız continuos ötesi bir noktada, dolayısıyla Tanrı'nın tanımını bu şekilde almak tanım aksiyom zincirinin kırılmasına farklı bir şekilde yol açmış oluyor. Aksiyomatik zincirlerin zorunlu tuttuğu well definedness da aslında bize sorun yaşatan başka bir nokta, Tanrı'nın matematiksel anlamda well defined olması da mümkün gözükmüyor bana. İşte tam da bu nedenle, uzun yıllar önce daha lisede sınava hazırlandığım dönemde izlediğim Kagan'ın ölüm felsefesi üzerine kendi dişüncelerimi hatırlıyorum, Kagan'ı Tanrı'yı görmek için uzunca bir kule inşaa edilmesini emreden adama benzetmiştim, aksiyomatik zincirlerle yükselmek de bana bunu anımsatmıştı, Tanrı'nın isimlerinden birkaçını bu yolla görmek mümkün olsa da eninde sonunda 1+1in 2 etmediği domaine girmiş bulunuyorsunuz:


Doğu da Allah'ındır, batı da. Artık nereye dönerseniz dönün, orada Allah'a dönmüş olursunuz. Şüphe yok ki Allah'ın lütfü, rahmeti boldur, o her şeyi bilir.(Bakara-115)


İnsan, kanıt merdivenlerini tırmandıkça ve tefekkürde ilerledikçe Allah'ın sıfatlarına ulaşır, sıfatlardan Allah'a giden yollar ve Allah'tan sıfatlarına giden yollar olduğu için o noktadan sonrası artık gönül gözüne hitap eder. Dolayısıyla Tanrı kanıtlanamaz fikrine bu nedenle katılmıyorum, Allah'ın sıfatları kanıtlanabilir ve sıfatlardan Allah'a gitmek artık gönlün işidir.



10 Şubat 2024 Cumartesi

Reflection 5 : Donuksallık ve Collapse

 11 şubat 2024, 00:49 , donuksallık ve collapse üzerine düşünceler:


Kafka üzerine eğilmeye başladıktan sonra zihnimde oluşturduğum kafka resmini ve kafkaesque kelimesinin yorumunu çok beğendiğimi itiraf etmeliyim, bu konsept tuvaline boyadığım resmi o kadar çok sevdim ki başka renklerin varlığını görmezden gelmeye başladığımı hissediyorum. Şu anda şatoyu okuyorum ve okumaya devam ettikçe kafka hakkındaki düşüncelerime uymayan unsurlar gördükçe fark ediyorum ki yeni bir mental picture hazırlamak bu uymayan parçaları göz ardı etmekten çok daha zor, dolayısıyla kolaylığa kaçtığım oluyor sık sık. Bu Kafkaya özel bir durum değil, collapse of the state of mind diye adlandırıyorum bu durumu, zihnimiz birçok fikrin muhteşem ve müreffeh süperpozisyonundayken zihnimizi sabitlediğimiz düşünceler collapse of the state of mind'e yol açıyor ve kuantumdaki gibi geri dönüşü bazen imkansız bazen çok zor olan bir yola geliyoruz. Fikirleri yeniden inşaa etmenin zorluğu, yapılan bir binayı yıkmanın veyahut birkaç katını bozmanın getirdiği hafif sinir ve melankoli karışıyor içimize. Fakat bu her zaman kötü bir şey olarak düşünülmemeli, uzun zaman önce yobazlığın insanlığın devamı için şart olduğunu düşünmüştüm, düşünceleri ruhu ve hayatları stabil olan insanların varlığı toplum denen devasa yaratığın ilerlemesi için zorunlu, aracın yakıtı gibi bu insanlar, arada çıkıp ayrılanlar ise yön değiştirmek için kullanılıyorlar. Fakat hep aynı yönde gitmenin getirdiği ilerleme hissinin kıvancı elbette ki bazen sağdaki mor menekşeli yolun daha iç açıcı olduğuna dair olan o iç ürpertici sezgimizi yenemiyor ve hafif bir huzursuzluk haliyle kaplanıyoruz. Kafka okumak bunları düşünmek için son derece zengin bir deneyim, zemini kaygan bir balçıktan oluşan saçma,komik ve korkunç bir dünyada yol almanın getirdiği düşünsel serbestinin bir sonucu aslında bu özgürlük. Düşünmek için sınırsız vakit var, yaşamak ve ölmek için de. Şatonun yaşandığı köyde zamanın aktığına dair bir belirti yok, Kafka özellikle söylemek zorunda hissediyor kadastrocunun kaç gün önce geldiğini. Bu dünya, Agatha Kristof'un Dün'ünde geçen tarla anımsamalarına benziyor bazen fakat yoğun bir komedi unsuru peşimizi bırakmıyor, Jokerimsi bir kahkaha. Böyle bir dünya hakkındaki görüşleri önceden sabitlemenin okurken pekiştirme gücü var fakat bir kez düşünclerinizi kritik etmeye başladığınızda zemin sallanmaya da yöneliyor. Dolayısıyla düşünceler de kayganlaşıyor, bir hayvanın aritmetiğine benzemeye başlıyor dünya görüşü. Bu dünyadan bir çıkış yolu çizmem gerek, fakat iyi bir dünya tasviri yoluyla değil, tam tersine, iyi bir dünyanın da aynı kaypaklığa yol açabileceğini gösterdikten sonra olmalı bu.

8 Şubat 2024 Perşembe

Reflection 4: Kafkaesque

 7 şubat 23:08, Kafkaesque:


Kafkaesque kelimesi uzun süredir sık sık düşüncelerimin arasına karışır, uygun seçilmiş bir kelimenin düşünme sürecini kolaylaştırdığının net bir kanıtını oluşturuyor bence. Ne olduğunu bir türlü anlayamayan bir ana karakterin varlığı, anlamlandıramadığı düzenlerin içinde eriyip giderken bütün sorgulamaları da boşa gitmektedir. Durmaksızın çarkları dönen bir makinenin içinde makinenin nasıl ve neden çalıştığını anlayamadan öldüğünü ve çürüdüğünü hisseden karakterler yaratmayı başarmıştır Kafka, kimi zaman bu karakterler savaşmaya çalışsa da en büyük sorun savaşılacak düşmanın belirsizliğidir ve aynı şekilde bu düzende dostlar da belirsizdir. Kafkanın bir avukat olması ve hayatının önemli bir kısmını kağıtlar üzerinde ne idüğü belirsiz şeylerle çalışarak geçirmesi bu karanlık dünya görüşüne sürüklenmesinde elbette etkilidir, Poseidon üzerine düşünceleri de bunu kanıtlamaktadır fakat Kafka yalnızca modern dünyanın ve modern bürokrasinin altında ezilen insanlar yaratmamıştır, Kafkaesque dünyanın iç duvarları kağıttan olsa da dış duvarları evrenin ta kendisidir, ya da daha net olursak karakterin algılayabildiği kadarıyla evren diyebiliriz. Bu karakterlerin içinde bulundukları sıkıntı halinin temel kaynağı onların duyduğu kozmik buhrandır, kurtarıcıya olan inanç eksikliği ve kendi hayatlarında başkalarının esiri olmanın getirdiği hayatın anlamsızlığı düşüncesi. Kafka'nın bürokrasi yoluyla evrenin karamsar bir portresini çizmeye çalıştığını düşünüyorum, O yaşadığı inanç ve anlam eksikliği nedeniyle evrendeki kararları da anlamlandıramıyor ve bence tam da bu nedenle onları ne olduğu anlaşılamayan bir dava sürecine benzetiyordu. Edebiyat ve sanat tarihi boyunca sıklıkla sorulan kötülük problemi ve anlamın varlığı gibi sorulara verdiği sanatsal bir olumsuz cevaptır bence Kafkaesque dünya tasarımı, dünyanın anlamsızlığına ve insanın yaptığı eylemlerin etkisizliğine olan inancını oluşturduğu karamsar atmosferde başarılı bir şekilde işlediğine inanıyorum. Kafka'yı farklı kılan unsur bence iyilik ve kötülüğün ötesine varması ve mutlak anlamsızlık noktasına ulaşmasıdır, onun inancında evren/Tanrı iyiyi veya kötüyü ödüllenirmek veya cezalandırmakla ilgilenmez, ödül de ceza da yoktur ve her şey mutlak bir şekilde anlamsızdır, Nietzschenin kendisinden 40 yıl önce vardığı bu noktaya kendisi de varan Kafka, Nietzschenin aksine übermensch konseptine ilerlememiş, olduğu yerde kalıp Milena'ya bahsettiği o korkunç ruhsal sıkıntıları yaşamıştır ve Nietzsche gibi o da oldukça erken bir yaşta vefat etmiştir. Benim dikkatimi çeken bir nokta, anlamsızlığın kabulünden sonra ilerleyen Nietzschenin de ilerlemeyen Kafka'nın da sonrasında hayatlarında ve felsefelerinde en önemli noktanın bu anlamsızlık durumu olmasıdır, ben bu farkındalığı kalplerine saplanan bir hançer gibi düşünüyorum, Kafka o hançeri çıkarmakla uğraşmadı ve hançerle yaşamayı tasvir etti ve o şekilde öldü, Nietzsche ise hançeri çıkardı ama kan kaybından öleceğini düşünemedi.

7 Şubat 2024 Çarşamba

Reflection 3: Fantastik Hikayeler

 5 şubat 19.51, fantastik hikayeler üzerine düşünceler:


Doğu, Afrika ve daha nice primitive kabileler fantastik öykülerin ve mitlerin yuvasıdır, insan bilincine kavuşmaya başladıkça mitler de üretmeye başlamıştır, ya da mitleri algılayabilecek zihinsel kabiliyetlere sahip oldukça tarih yazımına girebilecek kayıtlara mitler dahil olmaya başlamıştır. Bu süreç kolektif bilinçaltının oluşumuyla paralel devam etmiştir, insanların zihinsel algıları geçen zamanla beraber değiştikçe mitler de değişmiş fakat belli başlı unsurlar sabit kalmıştır, Jung da bunlara arketip der. Benim ilgilenmek istediğim konu ise, 20.yüzyıl ile beraber yaygınlaşmaya başlayan fantastik hikayelerin ve süper kahraman filmlerinin bu süreç ile bağlantısını irdelemek. Dinlere ve mitolojilere olan inanç soğuk bir uzay parıltısına, kuru bir bilgisayar tıkırtısına dönüştükçe ve tarihselleşip hermeneutik eşliğinde yok oldukça insanlar kutsal ritüeller ve oyunlar inşaa etmeye başladılar, bunun bana göre en önemli örneklerinden biri fantastik dünyalar yaratımı ve süper kahraman filmleri. Mitolojik unsurlarla dolu bu dünyalar, eski dünyaların kahramanları, cadıları ve ruhlarıyla dolu olsa da artık onlar fantastik olduğu bilinerek okunur, her ne kadar bu bilgi okumaya daha başlanırken bile mevcut olsa da, bir süre sonra bu dünyalara tutkuyla bağlanan yeni insanlar çıkar, LOTR nerdlerini düşünelim mesela, bunların arasında ciddi oranda herhangi bir mitolojiye inanmayan materyalist insanlar da vardır fakat Middle Earth hakkındaki her detayı öğrenirler, tutkulu bir şekilde bilgi edinirler, her ne kadar inanmasalar da bu tutku düzeyi ilgi çekicidir. Bu saplantı hali, sıradan başka bir kurgu ile benzer değildir, örneğin ciddi şekilde dostoyevskiye bağlı olanların durumu oldukça farklıdır çünkü orada doğrudan gerçek hayata yönelik çıkarımlar söz konusudur ve genellikle karakterler de gerçek hayatta olabilmesi olanağına bağlı olarak beğenilirler. Fakat fantastik dünyalarda veya fantezi öğeleri içeren Dönüşüm gibi romanlarda halkın artık kaybetmeye yüz tuttuğu bir psyche kısmına hitap edilmektedir ve bence tam da bu yüzden popülaritesi ciddi şekilde artmaktadır. Hatta iddiamı biraz daha ilerletip şunu söylemek isterim: fantastik dünyaların halka hitab etmesi kolektif bilinçaltındaki mitlerle benzerliğiyle doğru orantılıdır, mitleri hatırlattıkça okunmaya olan zevki ve bilişsel tatmini arttırır. Bunun iyi bir örneği LOTR'da orkların topraktan ve çamurdan doğmasıdır bence, bu tarz unsurlar zihindeki mitlerle kesiştikçe insan kendi psychesinde daha derinlere yol alır, zaten fantastik dünyalarda da derin tüneller, yeraltı gibi unsurlar sıklıkla bulunur. Bunun yanı sıra, süperkahraman filmleri de bu noksanlığın doldurulmasında önemli yer tutmaktadır, günümüzde batıda inanılmaz derecede popüler olan Batman, Superman gibi filmler eski dünya mitlerinin unsurlarıyla dolup taşmaktadır ve o mitlerle bağlantısını yitirmiş şehrin insanlarına neyi kaybettiğini fark ettirmeden hatırlatmaktadır. Bu durumun faydaları olduğu kadar zararları da vardır çünkü insanlar her ne kadar fark etmeden mitlerle bağlantıları devam etse de, bu bağlantı doğrudan olmadığı için bu önemli bağlantıların eksikliğini net olarak değil ancak dolaylı yollarla hissetmektedirler ve bu da zihinsel tensiona neden olmaktadır. Ayrıca gerçek mitlerin de aynı bugünkü mitimsiler gibi yalnızca insan eliyle yapıldığı gibi bir yanlış anlaşılmaya neden olmaktadır. Fakat ne olursa olsun, bu bağlantının kesilmemesinin ileride daha kuvvetli zihinsel yolculuklar için faydalı olacağını düşünüyorum.

Reflection 2:Psikoloji

 4 şubat 2024, saat 5:23


Psikoloji üzerine düşünceler: Psikoloji üzerine düşünmek gördüğüm gözü görmeye çalışmam gibi, seventh sealda ölümü rahip sanan şovalye boşluk bir ayna orada kendimi görüyorum der, psikoloji üzerine düşünmek reflexive bir faaliyet olduğu için boşluk düşüncesi de psikolojiye dahil olmalıdır çok temel bir yönden. Fakat bugün düşünmek istediğim nokta farklı, uzun süredir aklımı meşgul eden bir fikir var: psikolojinin gelişmesindeki altın çağın 20.yüzyıla rastlamasının tesadüf olmadığına dair inancım. Newton olmasa kalkülüs 100 sene gecikirdi lafı doğrudur bence, fizikteki gelişmeler daha insan kaynaklı, çağın çığı daha nadir görülüyor, fakat psikoloji tam olması gereken yerde büyüdü ve çağ onu hareket ettirdi. Neden böyle düşünüyorum: insanın kendi zihinsel faaliyetleri ve ruhsal hali üzerine düşünmesi için çok güçlü bir benlik duygusuna ihtiyacı var, bu benliğin tamamı kendine ait olsun olmasın, kişi bu benliğin ne kadarının kendine ait olduğunu fark edecek bilişsel farkındalığa sahip olmasa bile bu benliğin varlığı şüphesiz gerekli. Yalnızca bu da değil, insanın ruhsal hali üzerine uzun gözlemler yapması ve gözlerini içe çevirmesi ciddi bir boş zaman da gerektiriyor, fiziksel olarak yorulduğu miktar azalan insanlığın artık daha çok doğa yürüyüşlerine, futbola ve daha nicelerine vakit ayırdığı bir dönemde şahlandı psikoloji, yani 2.dünya savaşı sonrasında. Eskiden delilerin yakıldığı doğruydu fakat onlardan metafizik bir korku duyulur, adları anılmazdı şimdiyse delilik artık çok satan romanların ve filmlerin en önemli konusunu oluşturuyor. İnsanlar artık enerjilerini kendi psychleri ile savaşarak veya psychlerinin gitmek istemediği yollara onu sürüklemeye çalışarak harcıyorlar. Psikoloji doyuma uğramış insanlığın gözdesi artık, kliniklerde zengin beyaz insanlar gözleniyor genelde. Bunun istisnası olarak Jung'u verebilirim antropolojik yaklaşımı nedeniyle fakat bunun dışındaki ekollerin tamamı hiyerarşinin üst basamaklarının haritasını oluşturuyor. Bir de psikolojinin ne amaçla kullanılması sorunu var, halk için psikoloji mi yoksa psikoloji için psikoloji mi? Dostoyevski kesinlikle birinci ekoldendi, ikincisinden olduğu sanılsa da. O, din ve sevgi yoluyla ehlileştirilmeyi savunurdu fakat şimdiyse yalnızca saf delilik edebiyatın ve sanatın konusu, delilik için delilikten daha fazla tutan bir konu yok. Doyuma uğramış insanlık ruhsal sağlığa da doydu, artık insanlar sadece kendileri hakkında düşündüklerini sanıyorlar fakat gördükleri ve düşündükleri kendileri değil çünkü benliklerine gelene kadar yüzlerce katman yalan, boya ve olmadıkları insanların hikayeleri kaplamış onları. Kafkaesque bir dünyada yaşadığını iddia ediyorlar fakat bu dünyanın en büyük tüketicileri yine onlar çünkü artık onların hayatındaki ilgi çekici tek şey bu kafkaesque davanın sonucunu beklemek, sonuç olmadığını bile bile. Psikolojinin gereksiz olduğunu iddia etmiyorum tabii ki fakat insanların kullandığı şekliyle psikoloji bir saçmalıktan ibaret, kendi kendini besleyen bir delilik furyası ve baştan sona bir kafkaesquelik hali. Bunun çözümü dinsel ve metafizik sanatı yeniden kazanmak, deliliğin ehlileştirilmesi ve sislerin çözülmesi, davanın yargıcını öğrenmek, sanıkları bilmek ve mahkeme salonunun dünya olduğunu fark etmek.

Reflections 1:İntihar

 Saat 4.35, 3 şubat 2024, intihar üzerine düşünceler:


İntihar taklit edilmesi ve yaklaşılması en imkansız hayat deneyimidir. İradenin ulaşabildiği son noktadır fakat irade sizi bir noktadan sonra bırakmak zorundadır, o bıraktıktan sonra kalan yolda artık kendiniz olmaktan çıktığınız bir uçuruma gelmişsinizdir. İntihara diğer hiçbir olayla yaklaşmak mümkün değildir çünkü ölümün kasvetli uçurumu geri dönülemezliğin sonsuzluğunu diğer olaylarla arasına teklifsizce ve korkusuzca sunar, öteki tarafa dair bilinen tek şey iradenin gidebildiği o noktaya gidenlerin savaşçıları ölüp de kendileri dönen yaralı atlara benzeyen yazdıklarıdır, bu atlar dilsizdir ve asıl anlatılabilecek olanı asla anlatamazlar, yolun bittiği noktadan bize söz getiremezler, bu sözlerin yapabildiği tek şey içimize sığdırdığı ürpertidir. 

İntiharın binlerce çeşidi vardır, anlık ve yüz yıllık intiharlar bu spektrumun zamansal uçlarını oluştururken bir de teleolojik açıdan uzun analizler de sunulabilir, psikiyatrik bozukluklar her zaman işin başka bir ucunda gezinirler. Bu uçların her biri birbirine bağlı olsa da, bazı intihar çeşitleri sıklıkla göze çarparlar:

-İnanamama ama inanma isteği kaynaklı intiharlar : Kirillov ve Winter Lighttaki Balıkçı güzel örneklerdir.

- inanamama ve inancın olmadığını hissetmenin getirdiği dehşetin yol açtığı intiharlar: cioran ekolü, biraz da hemingway

-Failure kaynaklı intiharlar:say say bitmez

-Nedeni identify edilemeyecek kadar çok nedeni olanlar


Bütün intiharların ortak özellikleri olsa da örneğin ilk iki kategori bambaşka düzeyini oluştururlar insan zihnindeki geniş halkaların. Kirillovun intiharı özgür iradenin varlığının kanıtı olmak içindi fakat kanıt hipotezden önce geliyordu, dolayısıyla ortaya sunulan kanıt kanıtlamak istediği şeyin varlığından haberdar değildi. Neden böyle düşünüyorum: Özgür iradenin varlığını kanıtlamak ve Tanrı olmak için intihar etmek ancak yapıldığında yapıldığının bilincinde olduğumuz ve sonucu değiştirdiğimiz eylemin varlığını kanıtlarsak gerçek olabilir. İnsan özgür iradenin varlığını ancak bu şekilde kanıtlayabilir fakat intihar durumunda insan kanıtlamak istediği hipotezle beraber ölür, dolayısıyla kanıt diye sunulan ifade artık boşluğa hitab etmektedir. Dolayısıyla intihar felsefi anlamda hiçbir şeyin kanıtı olamaz çünkü iki ayrı dünyanın arasındaki kapıdır ve hiçbir dünyevi felsefe konusunda ne bir argüman olabilir ne de önerme. İkinci dünyayı ister dini bir yapı ister hiçlik olarak alın, bu dünyadan ontolojik olarak farklıdır dolayısıyla iki dünya arasında bir geçiş söz konusudur. Bu geçişin herkes için bir gün yaşanacağı doğrudur fakat insanın bunu bekleyecek sabrının olmaması da bir olasılıktır, kimi insanlar için kapılar odalardan daha ilgi çekicidir. Bu tip insanlar hakkında ne düşünmeli? Örneğin hemingway gibi bir adam, dünyada ilginç bir şey olmadığı için intihar etmiş değildir fakat sağlık sorunları nedeniyle yazamayacak duruma geldikten sonra dünyanın kendisi için anlamını kaybettiği için intihar etmiştir, anlam bizi odada tutan yegane şeydir, biyolojik unsurları bir kenara bırakacak olursak. İlginç olan şey, bu çılgın yaşama dürtüsünü yenecek kadar güçlü bir anlam yüklemenin histerik karşılığı, insanın yaşama olan tutkulu bağlanışının önüne konulan şeyler dini açıdan da önem taşır, insanın yaşamaya dair dostoyevskinin dediği gibi bir gözenekte 400 yıl yaşamaya olan sevgisinin önüne bir şey koyabilmek derin bir içsel farkındalık gerektirir, Autumn Sonata'da geçtiği gibi, insanların çoğu gerçeği görecek gözlere sahip değildirler ve bu iyi bir şeydir lafı belki de buna işaret eder, insanların çoğu neye inanırsa insanlar yaşama içgüdüleri her zaman diri ve sağlıklıdır, doğaları kirlenmemiştir ve yaban romanındaki köylüler gibi en çok kendilerinin yaşama zorunluluğunu düşünürler, işte bunun önüne bir şeyler koyabilmek ve onu yitirdiğinde intihara sürüklenmek:hemingwayin kaderi