28 Nisan 2024 Pazar

Reflection 12

 29 nisan pazartesi saat 02:39. 

Eternity and a day filmindeki bir sahneyi kendi yaşamımdan bir ana bahsettiğim için yazıyorum. Filmdeki bir anda, Alexandre ve çocuk arabayla bir sokağa gelirler ve çocuk arabada uyumaktadır. Alexandre arabayı durdurur ve çocuk uyumaya devam ederken köpeği arabadan çıkartır. Tam o anda karşıdan bir gelin müzik eşliğinde oynayarak gelir ve yanında büyük bir kalabalık vardır. Artık tesadüf müdür yoksa Alexandre bilerek ayarlamış mıdır bilinmez, evlenen erkeğin annesi uzun süredir şairin hizmetinde çalışmaktadır ve köpeği de o kadına bırakmak ister. Sonrasında bir süre gelinin oynamasını ve sonrasında damadı yanına alıp oynamaya devam etmesini izleriz. Bu birkaç dakikadan sonra Alexandr kadraja girer ve müzik kesilir, kameralar tekrardan tamamen şaire odaklanır. Alexandre kadına evliliğe dair hiçbir şey söylemeden köpeği kendisine bırakmak istediğini belirtir ve ancak bir süre sonra evlilik hakkında konuşur.

Sahne aşağı yukarı böyle. Peki sahnedeki sıra dışı unsur benim için ne? Film boyunca Alexandre'ı ve çocuğu izlerken, hiç beklenmedik bir anda dünyanın filmin içine teklifsizce süzülüşü ve şairin bunu ancak zamanla fark edebilmesi, bence çarpıcı olan budur. 26 nisan gecesi fen fakültesi önündeki ıhlamurları koklayarak ve dolunayı izlerken "ıhlamurların arasından" adlı şiirimi yazdım bir gece yarısı. Bu şiiri yazarken aklım hayallerle ve olasılıklarla doluydu ve bunların hepsinin yaşadığım haldeki dünyayla ilişkileri olsa da, hiçbiri tam olarak şu anki dünyam değildi. Şiiri yazıp uzun süre close up müziğini dinledikten sonra yurda doğru yürürken ömer meydanına vardığımda yaşadığım anı filmde bahsettiğim sahneye benzettim. Ömer meydanına vardığımda aklım hala hayallerle doluydu ve şu an var olduğum dünyada değildim çoğunlukla. Fakat ilerledikçe, gecenin dördünde temizlik yapan ve ortalığı düzenleyen birçok temizlikçi abla gördüm ve muhtemelen hiçbiri bir anlık hariç benim farkıma bile varmadı ve işlerine devam ettiler. Bense onlara yazdığım şiirden ve ıhlamurlardan bahsetmek istedim sanırım ama dünyada hiç kimsenin o an yaşadığım şeyi benim yaşadığım haliyle algılayamayacağını da biliyordum tabii ki. Yani aynı Alexandr'ın kendi planları ve kendi hayallerine kapılı halde dünyadan kopup çevresini bir bakıma bencilce çok geç fark etmesi gibi ben de o an, çalışmak zorunda olan kadınları durdurup ıhlamurları anlatma arzusu duymuştum. Dolayısıyla, Angelopoulos'un filminde gösterdiği bu sahne, şiir yazım sürecine de ışık tutuyor bence. Dünyanın içinde olup kendi dünyanı oluşturmaya da.

26 Nisan 2024 Cuma

Ihlamurların Arasından

 (ıhlamur çiçekleri arasında, close up'ın sonunda çalan müziği dinlerken okuyun)

Ihlamurların Arasından

Uyan artık

Ihlamurların arasından geçiyoruz

Geceyi bölüyor dolunay

İçimde kelimeler kıpırdanıyor

Uyan, çünkü sesin karışsın istiyorum

Şafağı görünce ötüşen kuşlara.

Başımı döndürüyor dünyanın rayihası

Sanki her şey yokluğuna alışmış,

Yalnız beni ürpertiyor rüzgar.

Farkında değilsin begonyaların

İstemesen de bir gün solacaklar.

Hem kaç kez yaşanır böyle bir gece

Kaç kez birleşir bütün bu ihtimaller

Dolunay kaybolacak birkaç güne

Yarın daha az kokacak ıhlamur

Rüzgarı bile zor duyacaksın ilerde

Biliyorsun bütün bunları

Ama uyuyorsun yine de.

19 Nisan 2024 Cuma

Reflection 11- Kazuoesque Dünya

 Reflection 11: 19 Nisan 2024 saat 22.09: Kazuoesque Dünya


In 2017, Ishiguro was awarded the Nobel Prize in Literature, with the motivation "in novels of great emotional force, [he] has uncovered the abyss beneath our illusory sense of connection with the world".


    Kazuo Ishiguro 2017'de Nobel edebiyatı aldığında bu cümlelerle okura tanıtılmıştı ki bu cümleler, bir yazar hakkında daha iyisini görmediğim tarzda derinlik içeriyor. Cümle birçok açıdan muhteşem noktaları keşfediyor, "abyss beneath our illusory sense of connection" aklıma doğrudan Nietzsche'yi getiriyor elbette. Peki Ishiguro benim için ne ifade ediyor ve neden Kazuoesque kelimesini inşaa etme girişiminde bulunacak kadar değerli görüyorum onu? Bu yazıda bunlara cevap vermeye çalışacağım.

    Ishiguro'yu ilk olarak 2022'nin sonlarında Beni Asla Bırakma'yı okuyarak keşfettim, o sıralar duygusal olarak dengeden uzak ve yoğun bir dönem yaşadığım için kitaptan epey etkilenmiştim ve filmini de çok beğenmiştim. Kitap bir yandan da Kayseri Fen'in o mistik ve nostaljik ortamını anımsatıyor, beni lise deneyimlerim üzerine düşünmeye zorluyordu. Okuduğum ilk Ishiguro kitabı olması beni yazar üzerine düşünmeye çok da itmedi ama bunun nedeni üslubu zayıf görmem yahut kurguda hatalar bulmam değildi, kendi iç dünyamla tamamen meşgul olduğum için kitabı kendi malım yapmış ve bir yazarı olduğunu bile önemsememiştim. Aslında kitabı bu denli sahiplenebilmem bile kitabın ne kadar muhteşem olduğunu göstermeye yetiyor. Peki kitaptaki müthiş melankoli ve mavi-gri yahut kurşuni tonu neden hissettim? 

    Kitapta gözüme ilk çarpan noktalardan biri Kathy'nin müthiş kaderciliği, aslında bu diğer karakterler için de geçerli, bulundukları korkunç duruma karşın, sonuna kadar Kafkaesque bir dünyanın esirleri olmalarına rağmen hiçbirinde kaçma içgüdüsü bile oluşmuyor, yani hiçbiri Joseph K. gibi değiller. Fakat kadercilikleri Doğu mistisizmine de benzemiyor, dolayısıyla burada müthiş bir yenilik söz konusu. Ishiguro, belki de Japon ve İngilizliği karakterinde sentezlediği gibi, bir Batıcı kadercilik inşaa ediyor kitaplarında ve bu da Kazuoesque dünya görüşünün ilk unsurlarından biri. Aslında Camus'un Yabancı'sında ilk emarelerini görmeye başladığımız bu kadercilik Camus'u da aşıyor çünkü ölümcül düzeyde bir atalet de mevcut değil Ishiguro'nun karakterlerinde. Onlar varlıklarını sürdürmeye karşı büyük bir tutku besliyorlar ve dünyayla bağ kurmaktan çekinmiyorlar, örneğin her biri sınırsız bir istek duyuyor sanat eserlerinin galerilere alınmasına karşın. Hayatla olan bağlarının bir gün kesileceğini bilmelerine rağmen, kendilerinin tam anlamıyla bir insan bile olmadıklarının da farkında oldukları halde onların dünyayla kurmaya çalıştıkları kesintisiz bağın trajikomikliği beni kitapta en çok sarsan. İşte Nobel cümlesinde bahsedilen de tam olarak bu, Kathy de Tommy de Ruth da dünyayla kurdukları yahut kurduklarına inandıkları ilişkilerde bitmeye yazgılı ve kimilerine saçma gelecek şekilde hareket etmek zorundalardı fakat bundan gocunmadan yaşıyorlardı yahut öyle yaşadıklarına inanıyorlardı. Aslında Ishiguro'nun diğer kitaplarında da sıklıkla karşılaşılan şey budur, insanların inançlarına aslında inanmamaları ve bunu zamanla yavaş yavaş kendilerine itiraf etmeleri. Bu itirafların müthiş acı verdiği bariz, ve aslında Ishiguro'nun tüm kitaplarının neden birinci ağızdan yazıldığına dair de bir yorum sunuyor bize. 

    Sonrasında geçen 1.5 senede Ishiguro üzerine pek düşünmedim, hatta bir ara Günden Kalanlar'ı satın almış olsam da okumak için bir motivasyonum yoktu ve Mart 2024'e kadar Ishiguro'yla bağım yoktu. Fakat sonrasında, bir gün elimdeki kitaplardan birini okuyayım isteğiyle yanıma aldığım Günden Kalanlar'ı okumam yazarın büyüklüğüne olan yolculuğumun ikinci ve önemli bir durağı oldu. Günden Kalanlar birçok açıdan Beni Asla Bırakma'ya ve diğer bütün eserlerine benzer. Konusu aynıdır, bir insanın dünyayla kurduğu bağın aslında ne kadar zayıf ve anlamsız olduğunu yavaş yavaş fark edişi ve o fark edişin ardından gelen yıkılış. Bay Stevens, bütün ömrünü ideal başuşak olmaya adarken yine durum müthiş bir trajikomedi içerir, başuşaklık kelimesinin ta kendisi bile bu komediyi destekler. Yine birinci ağızdan, yine geçmişi anımsama üzerine bir kitaptır ve hafızanın esnekliği ve akışkanlığı kitaptaki başat unsurdur. Stevens hatırlamak istemediği şeyleri hatırladıkça yaşamını boşa geçirdiğine dair o sarsıcı his onu sarmaya başlar, direnmeye çalıştığı her an yeni anılar zihnine hücum eder. Anlatırken yalan söylemez fakat hislerini kendinden gizlemeye çalışması beceriksizcedir. Kitabın en çarpıcı anlarından biri, Stevens'in anılarında kendini rahatlamış hissettiği nadir anlardan olan kasaba doktorunun kendisinin uşak olduğunu anladığı andır çünkü belki de yalnızca o an kendini olduğu haliyle görebilmiştir. Bu kitap Kazuoesque dünyaya dair çok şey anlatır çünkü Stevens tam da Kazuoesque bir dünyanın ürünü ve üyesidir, mavi-gri bir atmosferin altında hüznü ve dünyayla kurduğu sahte bağlarıyla yaşayan bir insanoğlu.

    Daha sonrasında Uzak Tepeleri, Değişen bir dünyada sanatçıyı, Avunamayanları ve Öksüzlüğümüzü okudum. Teker teker kitapların içeriğine dalmak yerine, bu kitaplardan edindiğim sezilere de dayanarak Kazuoesque dünyayı anlamaya çalışacağım şimdi. Kazuoesque dünya, yaşadığımız dünyaya benzer ve bu Ishiguro'yu büyük romancı yapan unsurlardan biridir çünkü 10.reflectionumda yazdığım gibi, roman kurallarının esnemeye başlamasıyla birlikte diğer yazarlar gibi anlamsız nedenleri anlamsız sonuçlara bağlayan bir yazar olmadı o ve tam aksine bizim dünyamıza benzeyen bir dünya yarattı. Bir röportajında şöyle söyler:

"People who give me guidance and inspiration about how to deviate from realism, from doing something to distort the familiar reality that we see around us. Once you move away from orthodox realism, the question becomes so what do you do, what are your new laws? In fact this is a Bob Dylan line isn’t it? “To live outside the law you have to be honest.” But I think that is very true when you deviate from realism. The great writers like Kafka, Beckett, Pinter, they are models for me. For how you deviate from conventional realism."

Gerçekten de, conventional realismden koptuktan sonra yeni bir dünya inşaa ederken karşılaşılan zorlukları bence büyük oranda çözdü Ishiguro. Onun dünyasının önemli bir yönü genellikle geçmişe doğru bakılarak görülen bir yapıya sahip olması ve bu da zamanı ve mekanı Newtonian ve determinist olmaktan çıkarıyor. Anlatıcı arada yanlış hatırlıyor ve her şey değişiyor örneğin fakat yine de kurgu sağlam bir zemine oturduğu için bütün bu değişimler okurken anlaşılmaz kılmıyor. Anlatıcıların geçmişe doğru bakarak anlatması, beraberinde nostaljiyi ve o bahsettiğim kurşuni atmosferi de getiriyor. Fakat en önemlisi, geçmişte farkına varılmamış olan o müthiş uçurumların ilk kez görülme anları çok çarpıcı oluyor. Örneğin anlatıcının anlattığı günlerde yaşanan  bir olay unutulmuş bir anıyı gün yüzüne çıkarıyor ve kişinin hayatının temeline yerleştirdiği bazı fikirler yahut inançların temelleri sallanmaya başlıyor. Anlatıcı ne olursa olsun direnmeye çalışıyor lakin bir türlü başaramıyor ve genelde sonlara doğru mahzun bir edayla teslim oluyor, her ne kadar teslim olmadığını kabul etmese de. Bu alıntı, Günden Kalanlar'ın son kısmından:

"Akşam, pek çok insan için günün en güzel zamanı. Öyleyse, bu kadar çok dönüp ardıma bakmamam, daha olumlu bir görüş açısı benimsemem ve günümden artakalanları en iyi biçimde değerlendirmeye çalışmam gerektiği öğüdünde de gerçek payı vardır belki. Yaşamımız pek de dilediğimiz gibi çıkmadıysa durmadan geriye bakıp kendimizi suçlayarak ne kazanabiliriz ki?"

Burada Stevens'in yaptığı gibi, birçok karakterin hayatı dolayısıyla Kazuoesque dünya aslında bir bakıma ömürden kalanların dünyası. Ömürden kalan ve incelendikçe insanı büyük hüzne sürükleyenlerin dünyası. Turgut Uyar'ın dediği gibi

"çünkü bakışları yazda geçmiş bir geceyi andırıyor

yaşanmış mı temmuzda mı belli değil
çılgın ya da hüzünlü"

Kazuoesque dünyaların sakinleri pek çılgın değil elbette lakin hüzünlü oldukları kesin. Bu arada, karakterlerin illaki hayatlarını boşa harcamış olmaları gerekmez, onlar başarılı ömürler geçirmiş olsa da Kazuoesque dünyanın sakinleri yine de geçmişlerini, kaçırdıkları fırsatları ve dünyayla kurdukları bağları hüzünle hatırlarlar ve o bağların varlıklarını sorgularlar ister istemez. Avunamayanlar yahut Öksüzlüğümüz başarısızlık hikayeleri değildir ama dünyevi başarının bile dünyayla kurduğumuzu sandığımız bağların gerçekle araasındaki uçurumu kapatmaya yetmeyeceğini düşündüğünü anlatır İshiguro'nun.
    
    Peki hiç mi dünyayla kurduğu bağların gerçeklikle arasında uçurum olmayan bir insan grubu yok Kazuoesque dünyada? Aslında var ve Ishiguro bunu her kitabında bir şekilde gösteriyor, o grup çocuklar. Ishiguro'nun her kitabında uzun sayfalar çocukların dünyasına ayrılır, onların mantık dışı ve "çocukça" hareketleri epey betimlenir çünkü onlar bu uçurumun farkında değillerdir. Dolayısıyla büyümek, Ishiguro'da genelde sancılı, hüzünlü ve heyecanlı bir süreç olarak anlatılır. Sancılıdır çünkü çocukluk kurgularına ve masallarına inanılmamaya başlanır, hüzünlüdür çünkü çok sevilen bu kurgular ve masallar geride kalmıştır, heyecanlıdır çünkü artık belki de bu masalları bir şekilde gerçeğe dönüştürecek yollar aranacaktır. Fakat Ishiguro her daim büyüme sonrasını bu hayallerin yalnızca gerçekleştiği ilüzyonuna ayırır, yeterince zaman geçip geriye bakıldığında ilüzyon da yavaş yavaş kendini o uçuruma bırakacaktır Kazuoesque dünyalarda.

    Son olarak şunu söylemeliyim ki bütün bu karamsar gözüken anlatıya rağmen Ishiguro'nun kitapları siyah yeraltı edebiyatı değildir, mizahıyla ve karakterlere verdiği o arkası yarı dolu yarı boş inancıyla kitapların insanın içini karartmaktansa sorgulatan bir yönü vardır. Hayatımızın önemli bir kısmını verdiğimiz inançlarımız ve ideallerimiz buna değer mi sorusunu sorgulatan hem de. Dolayısıyla içimizdeki donmuş göllere birer balta darbesidir Kazuoesque dünyayı anlatan kitaplar ve sırf bu yüzden bile okunmaya değerdirler.

16 Nisan 2024 Salı

Reflection 10- Romanın Tarihselliği ve Determinizm

     Bu açıdan bakıldığında tarih, sadece bireyin önünde yükseldiği büyük panorama değildir. İnsanın orada dışarıda keşfettiği, tarihin devindirici temel güçleri birey tarafından yaratıcı canlılık olarak kendi içinde deneyimlenmelidir ve deneyimlenebilir ki Herder bu bağlamı gemi yolculuğunda neredeyse taşkınca yaşamıştır. Sadece yaratıcı ilkeyi kendi bedeninde deneyimleyen kişi, bunu dışarıda dünyanın ve doğanın akışında da keşfedecektir. Goethe bu düşünceyi sonradan Vecizeler’inde şu cümleyle özetleyecektir: Tarihi kendi üzerinde yaşamış hisden başka hiç kimse tarih üzerine yargıda bulunamaz.


     Bu cümleler Rüdiger Safranski'nin Romantik adlı kitabından alınma. Bireyin estetik algısından felsefi yönelimlerine kadar tarihin oynadığı büyük rol yeterince incelenmiş değil. Örneğin romanın gelişimine bakalım, kendi roman beğenimi inceledikçe fark ediyorum ki romanın tarihsel gelişimiyle paralel bir estetik algısı şekillendirmişim ve 21.yaşımda 20.yüzyılın 2.çeyreği civarlarında dolaşıyorum. Eskiden sahip olduğum çılgın Dostoyevski hayranlığı geçmiş değil fakat 19.yüzyılın diğer büyük gerçekçi yazarlarına olan hayranlığım dönemlerine olan katkılarını anmaya indirgenmeye başladı. 19.yüzyıl romanı birçok açıdan Newtonian bir dünya görüşüne sahip, zamanın mutlaklığı ve determinizm karakterlerin yaşadığı dünyayı o dönemin bilimsel algısına paralel bir dünyaya sürüklüyor. Karakterler ister birer kral yahut prens isterse sıradan memur olsunlar büyük çarkların içinde birer dişlidirler ve Rastignac yahut Raskalnikov örneklerinde olduğu gibi bunu sorgulasalar da yine de bu mutlak evrenin mutlak ögeleri olmaya devam ederler. Fakat buradaki dişli olma durumu Kafkaesque bir yönelim değildir, insanlar bunun doğal olarak farkındadırlar ve bundan şikayet edenler bile o evrenin üyesidirler, Joseph K. gibi evrenin dışında yaşayan ve evrenin etkileriyle hayatları değişen karakterler değillerdir. Dolayısıyla bütünsel bir anlatım ve karakterlerin birbirlerine olan bağlarının determinist networklerle olması göze çarpar. Bu networkler iyi kurgulanmışlardır ve anlatımda hatalar yahut çelişkiler okurlar açısından negatif puan olarak görülür yazarların hanesine. Dolayısıyla yazarların zengin kökenlerden gelmesi gayet doğaldır çünkü bu tarz büyük ve çelişkisiz eserleri yazabilmek için ciddi miktarda rahatsız edilmemiş zamana ihtiyaç duyulur. Enteresan ve bana göre hoş olan bir şekilde, Dostoyevski bunun dışında kalmıştır. O, 19.yüzyılın diğer büyük romancılarının aksine kusursuz kurgulara değil tam aksine çelişkiler ve eksiklerle dolu kurgulara sahiptir, networkler tesadüfler sonucu oluşur ve yıkılır ve tam olarak ne olduğu anlaşılmayan birçok unsur karakterleri birbirlerine bağlar. Gerek kumar borcu gerek diğer nedenlerden kaynaklı zamansal sıkıntıları da onun uzun uzadıya kurgulamasını engeller ve aceleye getirilmiş bu eserlerde determinizmin yıkılışının ilk emareleri görülmeye başlanır. Her ne kadar zamansal mutlaklığı yıkmamış olsa da, O, mistik yönelimli dünya görüşüyle neden sonuç ilişkilerinin kesinlik ibraz eden saygınlığıyla savaşmayı ilk başaranlardan biridir ve 20.yüzyıl romancılarına önemli bir rotayı göstermiştir. Zaten 20.yüzyıl romancılarının aşağı yukarı hepsinin Dostoyevski'den ciddi şekilde etkilenmesi fakat diğer 19.yüzyıl yazarlarından pek de bahsetmemesi tesadüf değildir. Determinizmin yavaş yavaş yok olması kurguya yepyeni soluklar getirir çünkü artık yazarlar pek bilindik nedenlerin sonuçlarını kendileri tayin edebilmektedir. Bu durumun açtığı yeni imkanlar, 20.yüzyıl romancıları tarafından fütursuzca kullanıldı ve onlarca hatta belki de yüzlerce yeni dünya kanunları yaratıldı. Kimileri bu kanunları kanunların nasıl işleyeceğini teste tabi tutmak amacıyla ütopya yahut distopya yazarak deneyimledi fakat asıl benim ilgimi çekenler dünyadan tamamen kopmadan, pek bilindik nedenleri pek bilindik sonuçlara ilginç şekilde bağlayabilenler oldu. Distopya yazmanın çekici taraflarını bir kenara bırakıp, dünyanın, toplumların ve zihnin işleyişini daha iyi algılayabilmek için kendi kurallarını her daim dünyaya uydurmaya çalışan bu yeni nesil roman anlayışı benim için en değerlisi. 20.yüzyıl bilimiyle paralel gelişen ve yasaların yeniden inşaası sürecine katkıda bulunan bu romancılar, iyi anlaşıldığı sanılan toplumların işleyiş mekanizmalarının arkasındaki çürükleri insanlığa gösterdiler ve dökülecek kanları önceden tahmin ederek insanın içindeki o olası canavarın mutlak zaman ve mutlak evren anlayışıyla anlaşılamayacağını kanıtladılar. Dünyanın basit neden sonuç zincirleriyle işlemediği, zamanın akışının lineer olmadığı fikirleri romanları süsledi ve ortaya bilişsel algının dünyaya yansıtıldığı müthiş bilinç akışı romanları çıktı. İnsanların kendilerine öğretilen bilgileri yadsıdığı ve büyük insanlık hayallerine kanmayı bıraktığı dönemlerde, bireylerin bilincinden fışkıran patolojik fikirler her şeyin kabul gördüğü bu dönemde filtrelere tabii tutulmaksızın aramıza karıştı ve birçok insanı zehirledi. Fakat bütün bu fikir bolluğuna rağmen, insanların zihninde kirlenmeden kalmayı başarmış topraklarda yalnızca gerçekle bağını koparmayan fikirler filizlendi ve zehirli olanlar zehirledikleriyle beraber yok olup gittiler.